Habib’in vasiyeti

Habib Abimin arkadaşı Murteza’nın bize geldiği gündü. Habib, Murteza’ya, bana anlatmasını söylemişti: “Dönmezsem, benim odamda, dolabımın üst rafında bir kutu var. İçinde bir mektup; çok şey yazılı… Alın yırtın. Kutu boş kalsın.”  ‘Vasiyetim,’ demek istemiş belki de; ama neden boş kalacakmış ki… Bana neden boş bir kutu bırakmak istemişti? Vasiyetinden yoksunlaştırılmış bir kutu! Kutuda başka neler var diye merak etmiştim. Murteza gidince Habib’in odasına girdim. Daha önceleri, Habib yokken annem: ‘Odanın tozunu al!’ derdi. Sanki, Habib akşam gelecekmiş gibi… Ya ben… Ben de öyle. Murteza gidince Habib Abimin odasına girdim. Dolabını açtım. Kalmış elbise kokusu, ter kokusu çarptı yüzüme. Üsteki rafa yetişemedim. Bir sandalye çekip üzerine çıktım. Karton bir kutu arıyordum; ama yoktu. Defter kâğıtlarının yanında dikdörtgen, mavi desenli, teneke bir kutu vardı. Annenin, eskiden dikiş malzemelerini koyduğu kutu gibi. Aldım. Dolabın hemen yanına, halının üzerinde yere çöktüm. Yüreğim ağzımda çarpıyordu. Kapağını, zorlanarak açabildim;bir kalem, bir tespih, biraz bozuk para ve diğer ufak tefek şeyler… Ne defter, ne mektup, ne de Murteza’nın anlattıkları vardı. İnanamıyordum. Bu evde bizden başka kimse yoktu ki. Anne almayacağına göre, Merziye’nin işi olmalı diye düşündüm. Onun vasiyetini, emanetini niçin almış olabilirdi ki? Bana söylemeden? Gece eve gelince soracaktım. Ama Habib’in ölüm haberini nasıl verebilirdim ona?

Balkona geçtim. Masanın üzerinde bir elma kasesi duruyordu. Bahçeyi, havuzu, ağaçları seyrederken babamı, Habib’i seyre çıkmış gibi olmuştum. Sessizce ağladığımı hâlâ hatırlarım. Babanın çok sevdiği vişne ağacını seyrediyordum. Habib ve baba, havuzun kenarında, üzerine halı serdiğimiz sedirde… Önlerinde meyve kabı, çay bardakları… Baba her zamankinden daha neşeliydi. O, öldükten sonra daha güler yüzlü olmuştu! Habib kahkaha atıyor, gülerken arkaya kaykılıyordu. Habib, iki kırmızı elmayı meyve kabından alıp havuza attı. Elmalar birbiri ardından suya dalıp çıktılar. Sokak kapısı açıldı… Babam da Habib de aniden yok oldu. Balıklar, havuzun üzerindeki iki kırmızı elmaya, onları öpercesine dokunuyor, aniden korkup kaçıyorlardı. Merziye sokak kapısını kapadı, bahçeye girdiğinde çarşafını omuzlarına düşürdü. Beni balkonda görünce yorgun bir sesle selam verdi.

Üstünü değiştirmesini bekledim. Sonra çay bahanesi ile taraçaya çağırdım. Keyifsizce oturdu. Yüzümü gözümü nasıl bulduysa, ilgili görünmekten kaçınarak, “Ne o, berbat duruyorsun! Yine senin doktor mu?” dedi. Kırık bir sesle, “Hayır,” deyince kuşkulandı: “Bir şey mi var?”

“Evet, çok şey var!”

“Kız abla adamı çatlatma, söylesene, ne oldu?”

Uzun zamandır ‘abla’ diye seslenmemişti.

“Bugün Murteza geldi!” dedim.

“Hangi Murteza?” Yanıtımı beklemeden, “Ha o!” diye devam etti: “Eee? Ne diyordu?”

“Cephede Habib’i görmüş geçen hafta. Çok değişmiş Murteza’nın dediğine göre. Bu devlete, mala mülke konan mollalardan kopmuşmuş.”

“Yine başlama! Başlama Allah’ını seversen! Hem onun dilinden de bir şey söyleme! Sen de biliyorsun Habib Abimin ne düşündüğünü, neden cepheye gittiğini…”

“Murteza başka şeyler de söyledi. Onun çok değiştiğini anlatıp durdu.”

Ondan beklemediğim bir sertlikle, “Bu muydu anlatmak istediğin?” diye sordu kalkmak isterken.

“Hayır! Haberler iyi değilmiş! Otur.”

“Nasıl yani?

“Cephede ihanet varmış! Şah zamanından kalma Amerikan uşağı komutanlar düşmanla anlaşmışlar!”

Merziye yeniden ayağa kalktı: “Yalanlarının sonu yok!”

“Hayır, Merziye. Otur!  Bunu şehit düşen Habib söylemiş Murteza’ya!”

*

Rana’nın gözyaşları sessizce akıyordu. Merziye, gözlerini kapadı. Mırıldandı: “İnna lillah ve inna ileyhe râceun!”  Sonra gülümsedi. Rana’ya döndü, aynı mutluluk ifadesiyle fısıldadı: “O, Tanrısına masum bir şehit olarak vardı. Ne mutlu ona!” Sandalyeyi taraçanın korkuluğuna doğru itti. Güneş, vişne ağacının üzerinden kalkmak üzereydi. Havuz kenarındaki saksıların kokusu, alacakaranlığa hazırlanıyordu. İki kırmızı elma, durgun suyun üzerinde hareketsiz duruyordu. Rana, Merziye’nin oturmasını istedi. Merziye usul bir sesle, “Güneş batmak üzere, namaza durmalıyım” dedi. Rana, “Habib’in vasiyetini yazdığı mektup da diğer kâğıtlar da yerinde değil. Bana Murteza ile mesaj göndermiş. Yerinde bulamadım. Haberin var mı?” dedi.

Merziye’in yanıtı kısa ve kesindi: “Evet, ben aldım!”

“Nasıl alırsın kimseye söylemeden? Nerede?”

“Neden söyleyecekmişim? Onu verilmesi gereken yerlere ulaştırma zamanı geldi demek ki!”

“O yazıları yok etmemizi istemiş!”

Merziye, haykırıcasına karşı koydu: “Yalan! Yalan… Yeter artık. Onun ölüsünü bile rahat bırakmıyorsunuz. Ne biçim insanlarsınız? Abimin vasiyeti camide okunacak. Gazetelerde yayınlanacak. Tüm şahadet âşıklarının kulaklarına varacak.”

*

Habib’ten hatıra olarak boş bir kutu kalmıştı elimde. Merziye dediğini yaptı. Birkaç gün sonra da elinde gazetelerle ve bir de silahla eve geldi. “Habib’in yoluna daima devam edilecek!” dedi. Anne, Habib’in öldüğünü bilmiyordu; fakat Merziye’nin o halinden korktuğu besbelliydi.

(Azalya, roman, Arkadaş Yayınları, 2011, h.h.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s