Furuğ’un o mektubu

İbrahim Golestan’ın Ferzane Milani’ye verdiği ve onun kitabına koyduğu mektupların arasında bir tanesi çok dikkat çekmiştir. Bunun nedeni bu mektupta Furuğ’un çok samimi bir dil kullanarak sevdiği erkeğe istediği gibi yazmasıdır. O kitaba ve özellikle bu mektuba karşı, okurlar arasında iki taban tabana zıt tutum ortaya çıkmıştır. Birinci grup inanıyordu ki, bu mektup çok özeldir, yayınlanması Furuğ’un özeline, hanesine tecavüz sayılır. Ablası Puran Ferruhzad da bu gruptandı. Diğer grup ise,  Furuğ’un mektuplarında “özel” alan kalmamıştır. İbrahim Golestan bu gruba aittir. Ben derleyip hazırladığım ve Totem Yayınlarından (2019) çıkan, Önce Ben Öleceğim  adlı kitapta bu mektubu ilk kez Türkiye’de ve Türkçe olarak yayınladım. Kitapta eklediğim açıklamayla birlikte burada yeniden yayınlıyorum:

Bu mektup ilk kez bir blogda (1 ) yayınlandı ve büyük gürül­tü kopardı. Yayınlanmasının ardından, İbrahim Golestan, Puran Ferruhzad ve Ferzane Milani başta olmak üzere bir­çok ilgili ve ilgisiz insan bu mektubun yayınlanması lehinde ve aleyhinde çokça yazıp konuştu. Bu ayrıntılara ikinci cilt­te değineceğiz. Bence bir sanatçıyı tanımaya ve onun güçlü yanlarının yanı sıra zayıf yanlarını da bilmek, sanatçıdan “kutsal bir kahraman” yaratmaktan vazgeçip, onu olduğu gibi kabul edip takdir etmek daha dürüst bir davranış olur kanısındayım. Bu duygu ve düşüncelerle burada o ünlü mek­tubun Farsçadan çevirdiğim şekliyle, olduğu gibi vermekle yetiniyorum. (H.H.)

Pazar, gece, 17 Temmuz (2)

Sevgilim, sevgilim, sevgilim… Kurbanların olurum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Bir an olsun gözümün önünden gitmiyorsun. Seni anımsadıkça nefesim tıkanıyor ve ka­nım kalbimden taşıyor. Şahi, seviyorum seni. İki gün oldu sana yazamadım ve vicdan azabı çekiyorum hep. Dün –ki cumartesiydi- Glor (3), Hans ve küçük kızları ve Sirus’la bir­likte Lawrenceburg’a gittik, hafta sonunu Emir’in yanında geçirmek için. Biz dört kişiydik, Emir de karısı, çocukları ve Mehrdad’la beş kişiydiler, toplam dokuz kişiydik ve do­kuz kişi olmak, dokuz kişiyle iki günlüğüne de olsa birlikte yaşamak beni boğan şeylerdendir. Neden bilmem ama kala­balığa hiç dayanamıyorum. Neden aile yaşamına katlana­mıyorum. Ben kendi yalnızlığıma öyle alıştım ki, başka herhangi koşulda kendimi baskı altında ve zulüm görmüş gibi hissediyorum. Uzakken yakınlaşmak istiyorum, yaklaşınca da bakıyorum ki hiç isteğim yok. Kendimi meşgul etmek için durmadan mutfağa gittim, bulaşık yıkadım, bulaşık kırdım ve durmadan odaya geldim ve çocuklarla bağrıştım ve tele­vizyon izledim. Hava da öyle kötüydü ki pencereyi bile aça­madık. Ya fırtınaydı ya da toprak ve ağaçlarının dallarının kırılma sesi geliyordu. Ya da yağmur yağıyordu, sisti ve şid­detli soğuk. Sonunda soğuk aldım ve öyle bir soğuk aldım ki dönüşte arabanın arka koltuğunda dört battaniyenin altına girmiştim, boynuma boğazıma sürülen yağla, baş ağrısıyla, öksürük ve bin çeşit dayanılmayacak başka şeyle! Şimdi de bu mektubu sana yazarken öyle ateşim var ki gözümü aça­mıyorum. Buranın havası çok kötü. Ben ki hiç hastalanmaz­dım. İran’dan çıkalı, zamanımın yarısını hastalıkla geçirdim.

Kurbanların olurum, saçma sapan yazıyorum. Boş laflar yazıyorum. Bitti artık. Yarın yani pazartesi dönüş uçak bile­timi götürürüm koltuk rezervasyonu için. Haftaya pazartesi ki 25 Temmuz olur koltuk ayırmak istiyorum. Cuma günü gelmek istiyordum, çocuklar bırakmıyorlar. Şimdi bile emin değilim cuma günü mü gelsem yoksa pazartesi mi? Yarın her şey belli olacak. Hemen sana yazarım. Bilmiyorum telgraf mı çeksem yoksa? Telgraf çekersem havaalanına gelir misin? “Bilmiyorum” demem gelecek değilsin demek değil, yani belki gelmek için imkânın, fırsatın olmaz. Şahi, kurbanların olurum, ben o ilk anda seni görmeye gerçekten, gerçekten, gerçekten ihtiyacım var. Kaderimde seni tekrar görmek var­sa o ilk anda görmeliyim. Bu iki gün içinde senden hiç haber almadım. Belki mektubun yarın gelir. Cuma günü gelecek olursam şayet, yarın ve öbür gün de sana yazarım sonra da yazmam. Çünkü yazarsam benden sonra varır. Pazartesi ge­lecek olursam çarşambaya kadar sana yazarım. Sonra ise yazamam artık.

Dönüşü düşündüğümden beri, yani artık çok çok yaklaş­tığından yazamıyorum. Yazmak boş bir angaryaymış gibi ge­liyor. Gereksiz bir iş gibi. Artık odanın bir köşesinde oturup, gözlerimi kapatıp, olacakları kafamda oluşturup izliyorum. Lawrenceburg’dan dönerken, yolu bu rüyanın tekrarıyla ge­çirdim. Sürekli seni gördüm, geldin, geldin, geldin ve bana vardın. Bana baktın, beni yakaladın öptün, öptün, öptün ve benim dizlerimin bağı çözüldü ve senin kollarının arasın­da kendimden geçtim ve sonra seni tekrar baştan gördüm; geldin, geldin, geldin… Kurbanların olurum. Kurbanların olurum… Ne kadar kötü olduğumu bilemezsin ve sürekli de daha kötüleşmekteyim. Sarhoşlar gibiyim. Ne yazdığımı bilmiyorum!

Sahi unutma, Zehra Hanım’a benim geleceğimi söyle. Benim olmadığımda odalardaki eşyaları toplardı. Belki yine toplamıştır. Ah, kurbanların olurum. Kendi odamda seninle bulunmayı istiyorum canım. O sıcak, bayıltıcı yaz öğlenle­rini, o yaz uykularını, senin çırılçıplaklığının benim çırıl­çıplaklığıma yapışmasını istiyor canım. Yani olur mu, olur mu ki seni tekrar göreyim ve öpeyim, olur mu dersin? Şahi­cim, bana dua etmelisin. Senin sevgili dudaklarına kurban olurum. Sevgili gözlerine kurban olurum. Ayakkabılarının bağına kurban olurum. Ne kadar seviyorum seni, ne kadar seviyorum seni, ne kadar seviyorum seni.

Şu anda birden Sirus aklıma geldi. Hakikaten fahişeler gibi olmuş ve bunu kendisi de biliyor ve bu konu canını acı­tıyor ve ben de biliyorum acı çektiğini. Bu nedenle de bu durumdan pek de memnun olduğunu ve kuşkulu cinsiyetin­den gurur duyduğunu göstermeye çalışıyor. Tam da bundan dolayı bazı işleri çok acı veriyor. Gerçi çok iyi bir dost ve sohbet arkadaşıdır ama bazen herkesin önünde çok utandı­rıyor beni. Her şeye, herkese takıyor. Bütün erkeklerle çıkıp gitmek istiyor, geceleri onlarla geçirmek istiyor. Bu çok kötü­dür. Ben bazen kaçıyorum, olmayayım ve görmeyeyim diye. Tam bir fahişe olmuş ve öyle olmak için de ısrar ediyor.

Şahicim, neden dünya bu denli dehşet şeylerle doludur? Korkunç mahkumiyetlerle dolu? Korkunç gereksinimler­le dolu? Hastalıklar ve çılgınlıklarla dolu? Dün burada Münih’te bir adam kendini asmış. Sebebi de Almanya-İsviçre futbol maçı sırasında televizyonu bozulmuş. O da, maçın de­vamını izleyemediği için kalkmış öfkeyle önce televizyonu kırmış sonra da intihar etmiş. Bu haber benim için çok şa­şırtıcıydı. Yaşam bu kadar küçük şeylere bağlı olmuş. Ve bu bağlılıklar, küçük olmalarına rağmen yaşamsaldır ve buna rağmen elde edilemiyor. Kurbanların olurum. Ben ki seni se­viyorum, ben ki seni seviyorum, ben ki seni seviyorum…
Artık yazmıyorum, çünkü gerçekten durumum dehşet kötü.
Yarına kadar
Seni öpüyorum
Furuğ

1- Rıza Şokrollahi’nin Habgerd bloğu, 17 Ekim 2018.
2- 17 Temmuz, Pazar. Hangi yıl olduğu yazılmamış. 1960 ya da 1966 yılında 17 Temmuz, Pazar gününe denk gelmekte.
3- Furuğ’un kız kardeşi Gloriya, kocası Hans Gasner ve Judit adlı kızla­rı kastedilmiştir.

İlgili resim

Çocuğum sana bir vasiyetim var…

Çocuğum sana bir vasiyetim var. Çocuklar babalarının, büyüklerinin vasiyetini, öğütlerini sevmezler bilirim. Ama ben yine de söyleyeceğim. Biliyorum hoşlanmasan da okuyacaksın. Şimdi unutsan da bir gün anımsayacaksın. O zaman ikimiz de aynı kadehi paylaşmış olacağız!

Bize sakın boyunuzdan büyük işlere kalkışmayın diye dediler, kimi zaman öğüt verir gibi, kimi zaman tehdit ederek. Bizden bir bölümümüz boyumuzun ölçüsünü bile bilmiyorken evet dedik, olur dedik. Bize budur, dediler. Boyunuz bu kadardır, dediler. Bir gün baktık ve gördük ki hep budamışlar bizi ve bodur bırakmışlar. Dilimizi budamışlar, cesaretimizi budamışlar, yüreğimizi budamışlar, ruhumuzu budamışlar ve irademizi… güneşi emecek bütün yeşil yapraklarımızı budamış yolmuş yere dökmüşler. Gördük ki talan yemişiz. Bir gün baktık ve gördük ki boyumuzdan büyük işlere kalkışmak istesek dahi ölçümüz güneşi yutmaya yetmeyecek artık.

Okumaya devam et “Çocuğum sana bir vasiyetim var…”

Öldürdüğünüz gençlerin suçu neydi?

Bilindiği üzere İran’da doların 3000 Tuman’dan 15000 Tuman’a fırlamasının ardından zaten katlanılamaz olan pahalılık, işsizlik, üretimsizlik daha da yükselmiştir. Halk yoksulluk içinde kıvranırken, bu halkın emeğini sömüren bir avuç azınlığın Tahran’ın kuzeyinde milyar dolarlık kasrlar inşa edip o saraylarda keyif sürmeleri devam ederken benzine %300 gelen zam, halkın yanan yüreğine benzin dökmüş ve halkı caddelere dökmüştür. Ancak halkın barışçıl protesto gösterileri her zaman olduğu gibi en şiddetli ve orantısız güç kullanılarak bastırılmış ve yüzlerce masum ölüme yol açmıştır. Halkın itirazları yine dış güçlerin kışkırtması olarak lanse edilmiş, internet kesilmiş, birçok telefon hatları kesilmiş ve karanlık bir iletişimsizlik çevreni yaratılmıştır.

Bir grup İranlı ünlü yazar ve sanatçının İran’da bu olaylar hakkında yayınladıkları bildirinin çevirisini aşağıda veriyorum:

Okumaya devam et “Öldürdüğünüz gençlerin suçu neydi?”

Dem vuralım!

Sardunyalar

Hayyam’ı okumak ne kadar güzelse onu anlamak da bir o kadar güzeldir. Bu anlamak, sadece söylenenin ne anlama geldiği noktasına varmak değildir, aslında Hayyam’ı okumanın tadı o noktaya gelmemekte ve sürekli anlamdan anlama, gönderiden gönderiye, renkten renge geçmek, dolaşmak ve kavuşamamaktadır. Bilmecelerin iç içe geçmiş sokaklarında, bahçelerinde dolanmanın tadına benzer bu. Tam da Hayyam’ı anladığını düşünürken ve bunun şevkine, tadına varırken bu anlamaya kuşkunun işvesinin düşmesiyle başka bir anlama meyil etmenin tadıdır bu.

Kısa bir süre önce Kamkaran grubunun da icra ettiği ve bu sayfada yayımlanan iki dörtlünün ilk dörtlüsü bu türden bir anlamsal işve dörtlüsüdür.

Önce Farsçasını veriyorum. Sonra Türkçesine geçeceğim.

Ta dest ber éttefaq ber hem nezenim /  Pai ze néşat ber sere ğem nezenim

Xizim-o demi zenim piş ez deme sobh / İn sobh demi zened ke ma dem nezenim

Bu dörtlüyü, sözünü ettiğim Kamkaran icrasında altyazı olarak şöyle çevirmeyi uygun bulmuştum (burada üçüncü ve dördüncü mısraın…

View original post 402 kelime daha

evim bulutludur!

Daha önce Kamkaranların söylediği bestede alt yazı olarak verdiğim Nima Yuşic’in “Evim bulutludur” adlı şiiri bir bütün olarak yeniden veriyorum…

“Evim bulutludur” çağdaş Farsça şiirin teorik temelini atan ve ciddi örneklerini veren Nima Yuşic’in (11 Kasım 1897, Yuş, Mazenderan, İran- 3 Ocak 1960, Şemiran, Tahran, İran) musikisi, dize bölünmeleri, imgeleri ve içerik zenginliği açısından önemli şiirlerinden biridir.

Onun 120’nci doğum günü nedeniyle çevirerek yayınlamak istedim.

Evim bulutludur
Baştan başa dünya da onunla bulutludur…

Uçurumun zirvesinde
Dağılmış, harap ve sarhoş rüzgâr
Dönüp durur
Baştan başa dünya da onunla paramparça
Ve benim hislerim de onunla harap!

Aaaay neyzen!
Sen ki neyinin sesi alıp götürmüş seni yoldan uzaklara
Neredesin?

Evim bulutludur fakat
Bulutun yağası tutmuştur!

Elimden uçup giden aydınlık günlerimi düşlerim
Güneşe karşı durmuş
Seyrederim sere serpe denizi
Ve bütün dünya harap ve darmadağındır rüzgardan

Ve yolda,
Durmadan neyine üfleyen neyzen
Bulut kaplı bu dünyada
Önünde gideceği yolu…

Sardunyalar

“Evim bulutludur” çağdaş Farsça şiirin teorik temelini atan ve ciddi örneklerini veren Nima Yuşic’in (11 Kasım 1897, Yuş, Mazenderan, İran- 3 Ocak 1960, Şemiran, Tahran, İran) musikisi, dize bölünmeleri, imgeleri ve içerik zenginliği açısından önemli şiirlerinden biridir.

Onun 120’nci doğum günü nedeniyle çevirerek yayınlamak istedim.

View original post