Çürümüşlüğün Geri Gelişimi:

Çürümüşlüğün Geri Gelişimi: Sadık Çubek’in Sabır Taşı Adlı Romanına Kısa Bir Not

Şubat 1921 yılında İngiliz kuvvetlerinin yardımıyla İngiliz ajanı Ziyaiddin Tabatabai, Kacar Hanedanı’nın son kralı Ahmed Şah’ın Başbakanı ve kazak bir asker ise Savaş Bakan’ı oldu. Dört yıl sonra Ahmed Şah tahtından uzaklaştırıldı ve Aralık 1925 yılında kazak asker kendini kral ilan etti, Nisan 1926’da ise taç giyerek Rıza Şah Pehlevi olarak tarihe geçti (1878-1944). Yazıp okuması sıradan vatandaştan ileri olmayan bu askerin krallık döneminde büyük ağaların bir kısmı kraliyet ailesinin etrafında toplandı, bir kısmının ise topraklarına el konularak kralın mülküne dahil edildi. Ülke mezada çıkarıldı ve karanlık bir diktatörlük dönemi başladı. Hitler ile işbirliği yapan Rıza Pehlevi döneminde sayısız yazar, şair, düşünür hapsedildi, işkence gördü ve öldürüldü. İran tarihinin bu karanlık günlerinde komünistler ciddi mücadelelerini sürdürürken yazarlar da yeni söylemlere yöneldiler. Bunlardan biri de Sadık Çubek’ti (1916 İran-1998 Amerika).

Rıza Şah zamanında Çubek’in doğup büyüdüğü İran Körfezi’nin kıyı kenti Buşehr’de, Seyfülkalem adıyla ünlenen babası Hint annesi Şirazlı bir adam yaşarmış. Seyfülkalem, Çubek’in Sabır Taşı adlı romanının ana karakterlerinden biridir. Çubek, Seyfülkalem hakkında sorulan soruyu şöyle yanıtlamıştır: “Ben Seyfülkalem’le dosttum. Bildiğiniz gibi o Rıza Şah zamanında altı, yedi kişinin katiliydi. Ben ilk kez onunla Mescidi Nev’de karşılaşmıştım. Öğleden sonraları onunla birlikte Hekim’in derslerine katılırdık. Bunu de eklemeliyim o bilge biriydi. Hindistan’da büyümüştü. Hint şivesiyle konuşurdu. Temiz giyinir kuşanırdı. Mescidi Nev’de yürür tartışırdık. Onun katil olduğunu duyunca gerçekten çok şaşırdım. Davranışlarından onun masum insanların katili olduğunu nasıl anlamadığıma şaşarım. Çok güzel İngilizce konuşurdu…” (Edebiyat Ansiklopedisi, Abdulhüseyin Sadiyan) Çubek’in Sabır Taşı adlı romanı 1966 yılında yayımlandı. O dönemde Seyfülkalem de, Müttefik Kuvvetlerce Moris Adaları’nda sürülen Rıza Şah da çoktan ölmüş, İran Muhammed Rıza Şah’ın ikinci kez ve bu defa CİA darbesiyle tahta oturtulmasıyla başlayan karanlık bir dönemi yaşamaktaydı. Düşünsel ve ekonomik baskı kaçınılmaz olarak toplumsal çürümüşlüğü derinleştirmişti. Özellikle 1953 darbesinden sonra SAVAK’ın kurulması, toplu idamlar ve hapishanelere rağmen aydınların toplumdaki çürümüşlüklere giderek daha duyarlı bir şekilde eğilme dönemi başlamıştı. Sabır Taşı bu çürümüşlüğün ve tiksindirici zavallılığın aynası olarak ortaya çıkmıştır.

Çubek bu romandan önce özellikle Tengsir adlı romanı ve Kukla Oyunları adlı toplu öyküleriyle bir yazar olarak yerini çoktan perçinlemişti. Çubek’in romanda seçtiği dil sokak dilidir. Argolar, küfürler ve bazılarınca “müstehcen” sayılan sözcüklerden oluşan bir dildir bu. Kurguladığı olaylar ise gerçekle iç içe geçmiştir. Kurgusu, karakterlerin içsel monologlarıyla örülen bu roman, uzun süre eleştirmenler tarafından başarısız bir eser ve Çubek’in sonu olarak ilan edilmiştir. Ama bugün aynı kanıda olan eleştirmenlerin sayısı –dini inanışlarının baskısı altında değillerse- pek azdır. Romanda neden tiksindirici durum ve olayların bu denli perdesiz anlatıldığı sorusu, yazarın yerine ve adeta onun kendi sözcükleriyle, roman karakterlerinden Ahmed Ağa tarafından yanıtlanmakta. Ahmed Ağa’ya göre kokuşmuş bir toplumu hoş rayihalı sözcüklerle anlatmak yalancılık, ikiyüzlülüktür. O alaylı bir tavırla anlatıyor: “yazmalıyım… hepsini de süslü efendilerin diliyle, dilencilerin diliyle değil.” 1960’ların başlarında İran’ın önemli şairleri arasında yerini almış olan Furuğ Ferruhzad da bir söyleşisinde “çöp ve idrar kokusundan katılmış havayı içime çektim,” dizesiyle ilgili olarak kendisine yöneltilen bir soruya benzer bir yanıt verir: Her yanın idrar ve pislik koktuğu bir ortamda şiir parfüm kokmaz. Romanda karşılaştığımız kişiler kimlerdir? Bir evin değişik odalarında kiracı olarak oturan komşulardır; yani öğretmen Ahmed Ağa, onun bunun geçici nikâhına geçerek geçinen Gevher kadın, Gevher’in eski kocasından olan küçük oğlu Kakol Zeri, Gevher’in eskiden hizmetçisi olan felçli kadın Cihan Sultan, gündelikçi kadın Belkıs ve şehirde kadın avlayan katil Seyfülkalem! Bunların hangisi romanın merkezinde yer almıştır? Ya da hangisinin üzerinde durulursa romanın genel kurgusunu çözmek, açığa vurmak mümkün olur? Başka bir deyişle romanın başkahramanı kimdir? Kitabın ilk bölümündeki, kelime sayısına ve de girişteki kurgusal duraksamaya bakılırsa Ahmed Ağa merkezde yerleşmiştir. Başkahraman odur. Ancak kurgunun devamlılığında Ahmed Ağa, varlığını göstermek için Gevher’e gereksinim duyar. Gevher ise Ahmed Ağa’dan bağımsız olarak karakter olabilmek için Seyfülkalem’e ihtiyacı var; ancak aynı zamanda Seyfülkalem’in varlığını somutlaştırmak için romana girmiş kabul edilebilir. Seyfülkalem karakter olarak Gevher’in hizmetinde değildir. Başka bir deyişle Seyfülkalem’in varlığı Gevher’in varlığına koşut değildir; zira o, daha Gevher onunla karşılaşmadan önce birkaç kadını kandırmış, evine götürmüş, içlerindeki pislikleri temizlemek için siyanürlü şurubu içirmiş ve büyük bir haz, huşu ve memnuniyetle onların kıvranarak ölmelerini izlemiş, sonra birer birer evinin bodrumuna taşımıştır ki sonsuza kadar “kadın kadına iş becersinler” ve kollarını da bir diğerinin boynuna atmıştır ki “iyice birbirine sürünüp sürtünsünler” diye. Ancak yazar bir bakıma okuru sürüklemek istediği ölüler dünyası ve yaradılışın sıfır noktası için Seyfülkalem’den yaralanmıştır denebilir. Diğer taraftan melekleri kendi cennetini düşlerken gören ve ölümü sayıklayan, ahırda yere serili yatağında kendi pisliği içinde kıvranan ve beyaz kurtçukların vücudunu kemirdiği Cihan Sultan romanın arka planında yer alarak belki de en belirleyici rolü oynamaktadır. Onun mide bulandırıcı çaresizliğini ve romanın her sayfasına pislik kokusu yaydığı ahırdaki yattı yer, belki de okurun sabır taşının çatladığı yerdir. Aynı zamanda okur, romanın başından sonuna kadar yayılmış olan bu iğrençliklerden ve aşağılanmalardan kurtulmak isterken yazarın bir karakterine dönüşmektedir. Acaba okur romanın bir karakterine dönüşürken romanı yeniden yazmıyor mu?

Tüm bu döngüsel sorunlar ve sorular bir yandan ve Gevher’i parlak bir roman karakteri yapan Seyfülkalem’i ön plana sürükleyen olayların varlığı diğer yandan başkahraman konusunu çıkmaza sokmuştur. Bu duruma göre, Sabır Taşı senfonisinde birden fazla melodi yan yana icra edilmekte ve okur bir bütünü dinlerken aslında kaotik bir harmoni içinde, kendi içsel melodisi de dahil olmak üzere, birden fazla melodiyi aynı anda dinlemektedir. Bu bağımsız melodilerin dillendirilişinde, esrarkeş Bemunali’nin çopur karısı Belkıs çok daha acı bir melodi sunmaktadır.

Başa dönelim ve görelim: Ahmed Ağa bir öğretmendir. Solcudur. Ateisttir. Yoksul bir adamdır. Deprem ve polis korkusuyla titremektedir. Korkak ve yalnızlığına sığınmış ancak hâlâ dünyayı yazılarıyla – henüz tek sözcük bile yazmamıştır- değiştireceğini hayal eden ve dahası bu hayalini, odasının köşesinde ağını sermiş A Seyit Meluç adlı örümcekle paylaşan genç bir adamdır. Komşulardan Gevher kadına aşıktır! O, birkaç gözü olan binanın bir odasında tek başına (A Seyit Meluç örümceği hesaba katmazsak) yaşamakta. Ahmed Ağa’nın bu örümcekle içli dışlı oluşu sadece cami avlusundan ona tombik sinekler avlayarak getirip beslemesiyle sınırlı değildir, romanın kurgusunun şimdiki tiksindirici ve elle tutulur “mekan ve zamanından” sıyrılıp seyyar temaşahanede görülen oyunbazların oyunları eliyle öteki dünyaya ve dahası âdemin yaradılışına kadar sürüklenişine kadar –ki örümcek yere düşen ve kırılan kavanozla konuştuktan sonra gider ve romandan çıkar- devam eder. Seyyar temaşahanedeki gösterinin başlamasıyla ölü Gevher, Kakol Zeri ve molla Şeyh Mahmut yeniden peydahlanırlar. Seyfülkalem de ortaya çıkar. Böylece yazar bizi “Rafael’in Meryem ve İsa tablosundaki” kadına benzeyen kucağında Kakola Zeri tutan Gevher’le meşgul ederek bu dünyadan –ki bir bakıma bir temaşahanedir- fark ettirmeden öteki dünyaya, ölülerin dünyasına götürür, orada zaman kaybolduğuna göre, çok kolay bir şekilde 1500 sene önceki tarihi olaylara ve dahası yaradılış zamanına götürür. Bir anda okur kendini yaradılış öyküsünün içinde bulur. Zaten ölümler de bir anda olmakta. Karakterler ve okur, yazarın inanmadığı yaradılışın sıfır noktasına götürülürler.

Ahmed Ağa’nın gölgesi o ana kadar romana serilmiştir ve ölülerden sorgular başlayınca romandan silinir. Ahmed Ağa’nın çelişik hisleri, romandan silinip gidinceye değin bütün yaşamına sinmiştir. O, Gevher’e acıma ve onunla sevişmek için yalvarma, Kakol Zeri’ye acıma ve tiksinme, Seyfülkalem’le dalga geçmek ve korkmak, evin bodrumunda felçli yatan ve kendi bokunda yüzen Cihan Sultan’a acıma ve öfke, örümcek A Seyit Meluç’la dostluk ve yabancılık, esrarkeş kocasıyla evlendi evleneli daha bekâreti bozulmayan çopur suratlı Belkıs’a karşı öfke ve şiddete dayalı cinsel istek, kendi yalnızında tarihte gömülü geçmişin övüncüyle durmadan okuduğu Şehname sevgisi ve Arap düşmanlığı arasında dönenip durmaktadır. Ahmed Ağa insanların zavallılığına, yalnızlığına ve kokuşmuşluğuna ve onların tanrısal kadere, dine ve dinsel kurumlara karşı sergiledikleri uysallığa öfke duyarken eşsüremsel olarak kendi dünyasının sınırlarının da pislik, kokuşmuşluk, zavallılık, kadere ve tanrıya boyun eğme ve ikiyüzlülüklerin egemenliğinde somutlaşan bir dünya olduğunu da için için duyumsamakta! Ahmed Ağa yalnızlığını, odasının köşesindeki örümcekle ve de ona akıl veren ona sitem eden ikiziyle (vicdanının sesi?) paylaşmakta! Ancak Ahmed Ağa ikizinin öğütlerini asla dinlemiyor: İkizi (vicdanı) ona sesleniyor: “Kalk da bu heyula gövdeni yataktan dışarı at biraz. … Sen neye yararsın yahu! Kalk biraz bir şeyler yaz. Hayatın boyunca durmadan yazar olacağım diye tutturdun; ama bir halt ettiğin yok…” “Yazdıklarımın da benimle birlikte molozlar altında kalmayacağı ne malum? … Sonunda yazacağım. … Şimdi depremden kaçma derdindeyim.” Sonunda bir şeyler yazacağını söyleyen Ahmed Ağa ona “Sen, bu birkaç kişinin kirlenmiş ve irinli yaşamlarını yazmak için hangi itilip terk edilmiş sözcükleri, kavramları kâğıt üzerine dökmeye mecbur olduğumu biliyor musun?” diyor ve yazmaktan vazgeçiyor. Ve yazar aslında Ahmed Ağa’nın yazmadıklarını okura yazmayarak, yazılması gerekenleri anlatıyor. Vicdanı Ahmed Ağa’ya sesleniyor: “Madem bir şey yemek istemiyorsun kalk şimdi git A Seyit Meluç’un yanına.” Ahmed Ağa yanıtlıyor: “Doğru söyledin. Buna iş derim. A Seyit Meluç benim dostumdur. Senden daha yakındır bana. … Sen benim canımı yakıyorsun. Ama A Seyit Meluç beni tanıyor.”

Tüm bu çatışık yalnızlık ve kokuşmuşluk içinde Ahmed Ağa’nın aklı fikri Gevher’dedir. Bir yandan onu kollamakta, ona acımakta, onun oğluna bakmakta diğer taraftan ise onunla sevişmek istemekte. Ahmed Ağa’nın Gevher’le sevişmek istemesiyle, Belkıs’ın onunla aynı yatağa girmek istemesinin pek önemli bir farkı yoktur. Ahmed Ağa, Gevher karşısında Belkıs’a dönüşmekte. Ahmed Ağa, Belkıs’a yüz vermiyor, adamdan saymıyor. Gevher ise, Ahmed Ağa’yı gerçi seviyor ancak dini inanışlarına göre evlenmezsen olmaz diyor, günah diyor ve ona yanaşmıyor. Ahmed Ağa onu ikna etmeye çalışıyor, evlenmenin pislik bir anlaşmadan farklı olmadığını, evlenmeden sevişmenin çok daha güzel olacağını ona anlatıp duruyor. Sonunda bir gece vakti sessizce Gevher’in odasına ve yatağına giriyor. Ahmed Ağa bir yandan da Kakol Zeri’yi düşünmekte. Onun bu düşünceleri de çelişmelerle doludur: “Ben bu Kakol Zeri konusunda şaşırmış vaziyetteyim. Ne yapacağımı bilemiyorum. Onunla kendi aramda gülünç bir ilişki hissediyorum. Sanki kendi çocuğummuş gibi. Sanki bu benim kendi Kakol Zeri’mmiş gibi.”… “Ama Kakol Zeri benim kendi çocukluğuma benziyor. Ben onu tanıyorum. Diğerlerini tanımıyorum.” … “Ben kendi çocukluğumu Kakol Zeri’nin yüzünde görüyorum. Hatta annemin memelerini nasıl emdiğimi bile hatırlıyorum. Nasıl içtiğimi hatırlıyorum.” Onu kendine, hayalindeki kendi oğluna, kendi çocukluğuna benzetmektedir. Ne zaman ki Ahmed Ağa çocukluğunu anımsar, Kakol Zeri’den söz eder. Kendi bebek kardeşinin ishalden ölüm döşeğine düştüğünde, körfezin dayanılmaz sıcaklığından dolayı kokmasın diye daha tam ölmeden toprağa gömüldüğünü anlatırken de Kakol Zeri’yi anımsar. Kakol Zeri’nin çaresizliğini görünce kendi çocukluğunun çaresizliğini anlatır. Komşu zengin adamın yeni yetme oğlunun Kakol Zeri’ye oyun diyerek tacizinde de Ahmed Ağa kendi çocukluğunu anımsar! Ahmed Ağa gerçi sürekli toplumdan söz ediyor ancak toplumun dışında yaşıyor gibidir. Onun bütün toplumu işte birkaç kişiyi geçmeyen komşularıdır. Gevher kaybolduktan sonra Cihan Sultan ölünce ve ardından Kakol Zeri havuza düşüp boğulunca Ahmed Ağa’nın canı acır. Bu can acısı acaba ölüp gidenlere ve onların hürmetine mi yoksa kendi yalnız kalışına mı? Bu soruyu o, dolaylı olarak yanıtlıyor: “Bu koca şehirde, gidip yanında geceleyebileceğim dost gibi bir dostum da yok” Kakol Zeri’nin ölümü, aynı zamanda onun kendi çocukluğunun da ölümü olmuştur. Erişkin yaştaki Ahmed, bu peş peşe gelen ölümler sonrasında aşağıladığı ve kocası gelinceye kadar yanında kalması için “cızırdayıp duran” kadına sığınmaktan başka seçeneği olamayan bir adam olduğunu da bilmekte: “Bir göz kapamakla çevremdeki herkes yok olup gitti. Kala kala, esrarkeş kocasıyla bu Belkıs kaldı.” Fakat öyle görünüyor ki acısının bir bakıma ve aynı zamanda, bu kocaman çürümüş dünyada giderek odasının duvarındaki örümceğe dönüştüğünden dolayı olduğunu duyumsamasındandır da: “Bütün bu tantanalar bu çırılçıplak fahişeler içindi. Ben de A Seyit Meluç oldum. Ona baka baka, onunla konuşa konuşa ben de ona benzedim. … A Seyit Meluç gibi odanın bir köşesine oturdum. Ben de onun gibi odamın etrafına ağ ördüm. … Kimse artık içine giremeye cesaret edemez.” Bunu Belkıs’la sevişirken kendi içinde ona itiraf etmiştir: “Benim adımın A Seyit Meluç olduğunu bilmiyor musun?” Kendisinin de A Meluç örümcek olması onun saldırganlığını tetikler gibidir. Belkıs üzerinde debelenirken monologları devam eder: “Doğru söylüyorsan beni, erkeğini yiyen dişi peygamber böceği gibi parçala ve ye! … Gel beni ye, sonra da kalk git bir köşede yumurtla dur, benim neslimi çoğalt! İçine bir bebe atarım, sonra sen de gider nüfus dairesinde kocan Meşdi’nin adına kayıt ettirirsin. Yutturursun herkese. Dünya haramzadelerle doludur. Canları cehenneme. Bırak gelsinler bu dünyaya, durmadan sahildeki evin duvarının kenarını bulsunlar ya da baldırı çıplak Kakol Zeri gibi havuzun balıklarıyla oynasın, sonra da büyünce öğretmen olsun. Gece olunca da ağında pusu kursun, seni eline geçirsin ve üzerine atlasın.” Ne kadar derin acı! Ahmed Ağa acısını unutmak için bir kadına, o ana kadar aldırıp adam yerine koymadığı kadına karşı sergilediği aşağılayıcı şiddetin ve “cızırdayan kadının” üstüne çıkıp tepinmenin adı nedir? Bunu Ahmed Ağa yanıtlamıyor. Ancak Andre Groz’un (2007) anlatımıyla Gevher’e karşı “şefkatin olumsuz” tavrı olan “şiddeti” Belkıs’ın üzerinde yaşamakta, yaşatmakta. Belkıs ise bu şiddet uygulanımından mutludur, zevkten delirmektedir. Ahmet Ağa’nın, dünyanın rezilliğine karşı duruşu giderek onun da bir rezile dönüşmesine kadar ilerler ve kendisi de bu “boktan dünyanın” sıradan bir insanı olur. Onun, dul kadınları ona buna muta sigası okuyup geçici olarak evlendiren ve bu yolla geçinen Şeyh Mahmut’la dalga geçmesi ne kadar toplumsal ve siyasal mücadele sayılıyorsa, akşamüstü Kakol Zeri’ye ya da kendi pisliği içinde kıvranan Cihan Sultan’a bir lokma ekmek getirmesi de o kadar “erdemli” sayılır. Kendisi itiraf ediyor: “Benim hayatım ta ilk baştan bir yalandı.” Cihan Sultan ölünce, cenazesini ahırdan kaldırınca, onun yatağının serildiği yerde kıvranan beyaz kurtçukların temizlenmesi Belkıs’a düşer. Şehirde peş peşe kaybolan kadınların artışı polisi harekete geçirir ve Seyfülkalem yakalanır. Öldürülmüş kadınlar avluya dizilir. Gevher, yüzünün parçalanmış ve gövdesinin ölüm morluklarıyla kapanmış olması nedeniyle tanınmaz haldedir. Tanınması için göbeğinin altında dövmelerin ve bütün vücudunun sergilenmesi Gevheri bir kez daha aşağılamaktan ve Ahmed Ağa’nın ona karşı duygularının bir kez daha açığa vurmaktan öte geçmemiştir. Ahmed savcıyı yanıtlarken son itirafını dillendiriyor: “Ben de pek meraklı değilim bu durumdayken onun göbeğinin altına bakayım. Yaşıyorken yeterince gördüm zaten. Şimdi midem bulanıyor onu görünce!” Öldürülen kadınların cesetleri başında sorgucunun sorguları sürerken okur kendini birinci sahnede ve yaradılış hikâyesinin başlangıcında bulur ve böylece tüm bu karakterlerden uzaklaşır. Karakterler romandan adeta silinirler. Okur onları unutur, ancak yaradılışın çelişik öyküsüne girdinde kendisi aktif bir kahramana dönüşür. Durmadan metne müdahale etmeye başlar. Olaylar iyi ile kötü arasındaki arkaik çatışma üzerine yoğunlaşır. İyinin bildiğimiz şeytandan bir farkı yoktur. Sabır Taşı’ndaki şeytan bilgi ağacının efendisidir. Bu bilgelik Ahmed Ağa’nın ve çevresindeki insanların çürümüşlük düzeyine inebilmesi için binlerce sene geçmeli ve bin dokuz yüzlerin başlangıcındaki İran’ın güneyinde bir körfez kenti olan Buşehr’e uğramalı, tek bir odada yüzü duvara doğru oturmuş ve bir örümcekle sırdaşlık ve ahbaplık kuran adamın odasına girmelidir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s