



English and Arabic version of my poem “Ben ırmağım akar giderim”
I’m a river and I flow away
I’ll keep your shadow, weeping willow
I’ll leave you my voice …
*
I’m a river and I flow away
Steal wings and come with me, bluebird
The weeping willow follows us in this song
*
I’m a river and I flow away
when the starry darkness descends
I’ll tell my story to the weeping willow and the bluebird
*
I’m a river and I flow away
I release the fish of my bosom into the sees
my voice lingers behind with the weeping willow and the bluebird…
أنا نهر، أتدفق
أحتفظ بظلك، أيتها الصفصافة الباكية
وأترك صوتي معك
*
أنا نهر، أتدفق
حلق معي، أيها العصفور الأزرق
تراقبنا الصفصافة الباكية في هذه الأغنية
*
أنا نهر، أتدفق
وحين يحل الظلام المرصع بالنجوم
سأحكي قصتي لصفصافة والعصفور الأزرق
*
أنا نهر، أتدفق
أطلقُ السمك من حضني إلى البحر
تاركا صوتي خلفي
مع الصفصافة والطائر الأزرق
Credits of Translations go to Raed Al-Jishi (Arabic) and Al K. Etrati (English)

Vietnam’dan bir şiir
İngilizcesi: Thomas D. Le
Türkçesi: Haşim Hüsrevşahi
Kalbinle ruhunla geldin bana
Düşsel arınlığın basit beyaz mintanı içinde
Işıklı sağanağıydın senin eski patika yolu boyunca
Ayaklarının yeşimi, biricikliğin kızıl rayihası
*
Senin sevimli uzun incelen parmakların okşadı
Güneşin öptüğü nazik yuvarlak yanakları
Masmavi rüzgârı doldurdun saçlarına
Ve hava dağlarını odama estirdin
*
Seni duydum ses ve sözcükler olarak:
Senin ruhunu soludum her nefesimde
Esinim benim aydınlık dizelerimi ördü senin beyaz giysine
Küçücük yapraklar dışarıda hazla titreşirken
*
Gün boyu keyifle geçirdik birlikte
Bana bonkörce kucak dolusu mutluluk verdin
Senin lekesiz bahara benzer mintanın yumuşacık salınımı
Ruhumuzu gönderdi cennetsi yuvalarına
“sağır mı oldun Hatçe?
kıyamet anca kör olanları seçiyor !”
(alıntı)
biz bükülmüş bir günün sonunda
birimiz Dicle birimiz Fırat
birleşiriz elbet şattül-aşkta
dökülmeden körfezine yok oluşun
kahrını ezberlemiş kaç şiir yazar bu günbatımı
Kadıköy vapurunda kaç hikaye
suskunu bilen kaç masal?
hep bir pencere var orada dolunaya açılır
rüzgar ve ateş kıvrılarak vurur camına
biz bükülmüş bir günün sonunda
şebboyun serinliği var gülüşünde
bu evde “çok bulut birikti”
anımsamak isterim kendimi sende
sen kıyametin ilk günü…
h.h.
Selman Savoci’den bir gazel:
Kuşkusuzluk sokağında Kâbe ve putlar evi birdir
Siyah saçların telesi ile yüz taneli tespih birdir
Her zaman güzellik cilvesi gerçi başka yüzdendir
Cümle sen yüzlere tek yürek ol can ki canan birdir
Meyi ve kadehi sakinin yüzünün yansısı bil
Bilesin ki mey ve saki ve bu kadehler birdir
Kabe’nin yolunda bana seslendi biri meyhaneden
Nereye ey Hace nereye tüm evler birdir
Saçlarında ben deli yalnız darda değilim
Bu zincir halkasında deliler de bilgeler birdir
Şeyh Bahai’den bir dörtlü:
Hangi kapıyı çalsam ev sahibi sensin sen
Hangi ışığa gitsem orda yuva sensin sen
Meyhanede manastırda canan da sensin sen
Kabe’den put evinden maksadım sensin sen
İkabl Lahuti’nin bir gazelinden birkaç dize:
Aşıklara fark etmez Kâbe ya ki put evi
Bu cananın görünmesidir o canın halveti
Sevinçliyim mezarım harem sokağınadır
Kirpik gibi tek yoludur Kabe’den put evine
O kimdir ki gönüllere saldırır
Yüz istek şehrini Türk dek yağmalar
İkbal minberde sırrı dillendirdi
Ham söz çıkıverdi meyhane halvetinden
(Farsçadan çeviri: H.H.)

İki yılı aşkın bir zaman önce yazdığım bu anımı bugün yeniden okuduğumda paylaşmak geçti içimden.
*
Ankara Tabip Odası’nın girişimi ile 22 Mart 2024 Cuma günü, hizmetlerinin 40, 50 ve 60 yılını dolduran hekimlere özel Hizmet Plaketi töreni düzenlendi. Aylar öncesinden haberimiz vardı. İlk günden itibaren tuhaf bir heyecan kaplamıştı içimi. Törene birkaç gün kala ne yazık ki iki sınıf arkadaşımızı daha kaybettik, çok acı duyduk.
Şimdi törenin üzerinden dört gün geçiyor. Düşünüp durdum ne yazsam, nasıl yazsam? Kolay mı?
Karadeniz Ereğli’den geliyordum. Eşimle. O da Ankara Üniversitesi mezunu. Ankara’ya yaklaşınca kar lapa lapa yağmaya başladı. Aynı duyguya kapıldık. Eski Ankara’nın karlı kış aylarını özlemişiz meğer. Öğrencilik yıllarımızda kış günleri dolmuş bulamadığımızda ev arkadaşlarımızla Ayrancı’dan Kızılay’a, Sıhhiye’ye yürürdük.
Dünyaya vasatlık egemen olmuştur; Vasat düşünceler, vasat hükümetler, vasat sanat, vasat edebiyat, vasat inanışlar… Garip denecek ölçekte kirletilen dünyanın bu hali doğal diye yansıtılan günümüzdeki toplumlara sıradanlık, tekdüzelik, düzeysizlik, düşünceden yoksunluk dayatılmıştır. Estetikten ve doğanın yansıması olan yaşamın farklı biçim, renk ve gönderilerinden oluşan algılardan, anlamlardan ve devinimlerden yoksunluk toplumlara pompalanmaktadır. İnsanoğlu, onun temel özelliklerinden biri olan doğayla iç içelikli yaratıcılıktan da uzaklaştırmış, yabancılaştırmıştır. Devletler yanında savaşlar, soykırımlar sıradan organize, sistematik ve planlı bir eylem olmuştur. İnsanları toplu halde aç ve susuz bırakıp öldürmek birilerinin hakkı diye tanınmıştır. Bu insanlıktan uzaklaşıp yabancılaşan dünyada, insanlar böcekten öte bir şey olarak görülmemekte bu devletler ve o devletlere egemen sermaye nezdinde. Ve insanlar bu tsunami dalgalarına benzer baskının altında boğulmamak için kafalarını bir anlığına çıkarıp derin nefes almaya çalışmaktalar. İşte böyle bir kirletilmiş, sıradanlaşmış, kokuşmuş düzen içinde güzellikten söz etmek delilik sayılır. Şiirden, resimden, müzikten kısacası insanı insan yapan sanattan söz etmek delilik sayılır. Dahi sanatçılar bu nedenle deliler kafilesindendir ve büyük bir dâhinin kaybı ise herhangi bir kayıp değil.
Dolunayın Çocukları
adlı romanım üzerine
değerli dost Ali Erkan Güneri’nin kaleme aldığı bir yazıdır:
Bir romanı okumaya başladığımda bazen “Sanırım bunu okumuştum,” diye geçer içimden. Ya da kendimi bulur, “Benim yazmak istediklerim bunlar” derim. Ya da yazar beni yazmış diye düşünürüm. İşte tam da böyle bir roman: “Dolunayın Çocukları”. Sıraladığım bu düşünceleri “Bu hepimizin bölük pörçük hikâyesidir!” alt başlığı ile yazar da baştan benimsemiş.
“Dolunayın Çocukları”, Haşim Hüsrevşahi’nin Kanguru Yayınlarından Mayıs 2025 tarihinde yayımlanan yeni romanı.
Evet, böyle başladım ama merak da ettim “ne ilgisi var?” diye. İlk başta ayrıntılı bir cami anlatımı… İlginç bölümlerin, kapıların tanıtımı, anlatımı… Düşündüm, yazarın önceki kitaplarında da böyle gizemli ayrıntılardan sonra ilginç olaylar çıkıyordu karşıma, “acaba?” diye düşüncelere daldım…
Yılmaz Özdil’in bir yazısı üzerine!
Yazan: Haşim Hüsrevşahi
Farsçada çok kullanılan bir deyim var. Der ki: “Düşman hayra neden olur Tanrı isterse!” Siyonistler, Batı Emperyalistlerle el ele vererek yıllardır bölgeyi kan gölüne çevirmişler ve hala da cinayetlerine devam etmekteler. Bu süregelen cinayetleri ancak siyasi körler ya da bağnazlıklarının gözbağından kurtulamayanlar görmezler, yadsırlar. Onlar, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de, Irak’ta, Somali’de, Sudan’da, Lübnan’da, Suriye’de ve hele ki Filistin’de ve özellikle de son iki yıldır Gazze’de neler olup bittiğini, insanlığa karşı nasıl suçlar işlendiğini gizlemeye, gizleyemedikleri yerde ise bu suçların ağrılığını hafifletmeye çalışırlar. Bu cinayetlerin nedenlerini göremezler ya da saptırır, çarpıtırlar. İnsanların gözüne gerçekleri görmesinler diye toz toprak serperler. Ama Farsların bir deyiminde dedikleri gibi: “Horozun kuyruğu görünüyor!”
İşte insanlığa karşı bu suçlar işlenen düşman, içimizdeki sözüm ona “Demokrat”, “Atatürkçü”, “Sosyalist”, “Müslüman”, “Halkçı” falan diye geçinen bir dizi içi boş davulları, korkakları ya da düşmanın akıllı, okumuş, kültürlü kripto işbirlikçilerini, münafıkları ve benzerlerini deşifre etmiş, onların maskelerinin düşmesine ve bizim onları tanımamıza yol açmıştır ki bu bir hayırdır.