Agni’ye sekizinci mersiye!

Geceler susunca sahildeki başıboş dalgalara benzeyen ruhlarımızın şarkısını söyle! Bu şarkı bir kadının dudaklarından diğer kadının dudaklarına akmıştır. Bu şarkı, o iki çıplak kadının; öz sularını, can şıralarını aşkın alevleri arasında bir diğerinin dölyatağına akıtan kadınların, senin dölyataklarından doğduğun kadınların şarkısıdır…

Ah benim kutsal bilgem… Nasıl da gövdemin kurşununu eritir, avuçlar, saçlarından boca edersin! Ah benim bilge alevim! Ah avuçlarıma doğan kader kadınım… Neden hep kara kırmızı şarap açardık? Neden hep o çarşıdan geçerken ruhun teninden olurdu? Neden şiirlerini dinlerken pencere kendiliğinden açılır, perde salınır ve denizin nemli tuzlu havası odaya doluşur, serilirdi masaya, sarardı mumların alevini? Gözlerin çakmak çakmak, yanakların alev alev, dilimiz zehirli yılan, şefkatin son şarkısı olurdu? Neden kara şarap, kara tırnak boyası, kara saç, ak yataklarda kara düş?

Sen son büyünün son gizemiydin! Anlamalıydım. Sen sudan fışkıran ve suyu mesken eden ateştin. Sen sunaklarına kurbanlar yatırılan ölümsüz ateş. O ateşin gizlediği son gizdin! Yerle gök arasındaki ilinti! Sen ilk çağlarımızda mağaralarımıza inen yıldırımdın. Zihnimin dört bir bucağını aydınlatan ve aydınlığınca korkutan, kör eden aydınlıktın.

Ah Agni! Ah ey kara kayalıklardan fışkıran pınar, ruhumu serinleten har, dağın yüreğinden püsküren lav, avuçlarımı yakan Agni! Ah ey al kısrağına kurulmuş, külleri savrulan ak tayım, ak gülüşlüm, ak tenlim, ak duvaklım, kara bahtlım! Neden olmadığında karanlıklara bürünmüşüm, peşine düşmüş kara fırtınayım?

Sen ne dişi Prometheus’tun ne yerin karanlık diplerinde akan beş kardeşten biri ateş ırmağı Phlegethon… Ne yanıp kül olan ve kendi külünden doğan Anka kuşu ne o yangılı ruh semender… Sen ne kutsal ateşin bekçisi bakireydin ne kendi büyülü bahçelerini yakan Armida! Sen dişi Agni’m, yaşamı ölüm içinde ve ölümü yaşam içinde sunan çift başlı elçi! Benim hayatımı yakan kutsal fahişem, yaktıkça yeniden dişlerinle bu yaşama zincirleyen çift ruhlu alev!

Şimdi saçlarından tüten kimin dumanıdır? Kimdi cennete yükselip inen? Kimdi rüzgârı avuçlarıyla toplayan? Kimdi suyu giysisiyle sarıp sarmalayan? Dev dalgalarıyla yatağımıza saldıran, harlı saçlarıyla gözlerimizi kör eden kimdi? Ah Agni… Mezarımda bile yanıma kıvrılan yılan, sevdalı şarkılar gibi kulaklarıma dolanan, kalk diyen, kalk ey toprağın yenilmişi, kalk ve tutun kollarıma diyen iblis, bir memesinde mavi bir memesinde kızıl sütünü ağzıma salan sevdam, biricik sevdam, son sevdam, ilk yenilgim, son ölümüm!

Sen benim gençliğimin son anısıydın, ben senin yaşlılığının ilk satırları… Biz tanrısız vahiyler, unutulmuş sahifelerdik, vurgun yemiş bir şehrin daracık, yağmurlu sokaklarındaki sarhoş dizeler… Biz kendi topraklarımızın fatihi, yenilen kralları, iki kişilik ordularıydık kendimizin. Ordular kanın sadık hizmetkârlarıdır Agni bilirsin… Kanı asla sokaklarımızdan silemeyeceğiz… Biz ölümün vurgunları, kendi cesetlerimizin âşıkları… Annelerimiz bebeklerinin kundaklarına sıçrayan kanın ağıtını sonlandıramayacaklar.

Adım neydi benim? Adımı ne zaman kaybettim? Yoksa hiçbir zaman hiçbir adım olmamış mıydı?

(h.h., Dolunayın Çocukları, yayımlanmamış romandan)

The credits go to artist, sculpturer Barca Solar
Hepsi içinde yayınlandı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s