Kategori: Hepsi
bağışla meni Fiyodor!
Şiir ve Şair üzerine söyleşi (kısaltılmış metin)
Sermaye düzeni yalnız bireyi yaratır onun yalnızlığını artırır. Bu yalnızlıktaki kopuşlar sadece toplumdan değil, çevreden, dosttan, konu komşudan kopmanın ötesinde kendinden de kopmayı doğurur.Mağarada kalmayı tercih eden biri şiir dünyasına girmese yeğdir. Zaten giremez de! Zira şiir bir bakıma insanın dört ayak üzerinden kalkıp iki ayak üzerinde durabilmesi, zihninin ve yüreğinin ayaklanmasıdır. Bu ayaklanma gerçek bir ayaklanmadır, bir başı kaldırmak, başkaldırmak ve isyandır.
Söyleşi yapan: Muazzez Uslu[1]
Şiir yazmak eğitim, birikim ve keyif işi midir? Günlük geçim sıkıntısı yaşayan biri şiir yazabilir mi?
Şiir yazma özgürlüğü özel bir yaşam tarzını seçme özgürlüğüdür. Yaşamın içinde cereyan eden şiir, bu yaşam tarzını seçen ve yaşayan olgu olarak şiiri gören ve onu yaşayan kişi tarafından sözcüklerle ifadesini bulur. Şiir yazmak her zaman “şiiri yazmak”la aynı eylem biçimi olmayabilir. Birçok “şiir” diye yazılan dizeler aslında, yaşamın içinde cereyan edenin gereğince ifade edilememesinden ziyade tıpatıp yaşamın kendisi olması nedeniyle şiir olmaktan uzaklaşır. Şunu demek istiyorum; sanat bir yerde gerçekliğin estetik alanda ifade edilememesi ve o ölçüde de “eksik” kalmasıyla mükemmele yaklaşır ve yaklaşmaz. “Bu bir pipo değil” ifadesiyle de şiire ve şiir yazma eylemine yaklaşmak mümkündür! Gerçekliğin olduğu gibi ve şiirsel estetikten ve gereklerden uzak ifadesi, düz yazının ve daha çok da röportaj janrının alanına girer.
Tüm bunları göz önünde tutarak diyebilirim ki şiir yazanın geçim derdi, onu bu bakış açısından ve yaşamdaki keşiflerini kendine özgü biçimleri ve estetik özellikleri ile ifade etmesinden alı koymaz. Elbette ki şiir yazmak bir eğitim meselesidir: içsel dünyanın eğitimi, bakış açısının eğitimi, toplumsal duyarlılık eğitimi, uygarlık açısından eğitim, insanı ve doğayı görme ve duyumsama eğitimi. Mağarada kalmayı tercih eden biri şiir dünyasına girmese daha yeğdir. Zaten giremez de! Zira şiir bir bakıma insanın dört ayak üzerinden kalkıp iki ayak üzerinde durabilmesi, zihninin ve yüreğinin ayaklanmasıdır. Bu ayaklanma gerçek bir ayaklanmadır, bir başı kaldırmak, başkaldırmak ve isyandır. Ve şiir işte tüm bunların da eğitimidir. Ama bu eğitim ilkokul, üniversite ve kısacası mektep eğitimi de değil. Hiç kuşku yok ki şair çok okumalı: diğer şairleri, doğayı, insanı, toplumu okumalı ve hissetmeli, içselleştirmeli. Kişi keyif için şiir yazmaz ama şiirden estetik keyif alır.
saçlarında gül
saçına taktığın güle benzer gülüşün
kim tuttu aynayı gözlerine
günbatımı böyle apansız
tırnakların kına boyalı
yarısı acı
*
dişlerinde dişlediğin elma hınç
ben geri gelmez diye hayıflandım oysa
bir bir sayarım yitirdiğim günleri avluda
seni beklerken sen voltada
*
güle benzer gülüşlerin saçında
gözlerinde ayna tuttu ellerimi
bırak gideyim gel artık diye
saçını ver rüzgara bilir sokaklarımızı
*
ah ne desem
kör bıçak günlerimiz şimdi
kesmez de aksın kanım
kuzu ceylanım canım
H.H.

Güle güle 2023! Hoş geldin 2024…
Sermaye düzeninin yıkılıp insanca bir düzenin kurulduğu, her çeşit sömürünün, yoksulluğun, yobazlığın, ırkçılığın yok olup, savaşların köklerinin kuruduğu, doğanın, hayvanların ve elbette ki insanların mutlu olduğu, sağlıklı, huzurlu bir yaşam, eşitliğin ve mutluluğun şarkılarının söylendiği nice yıllar diliyorum. H.H.
Belki ben
o günden
çok daha evvel,
köprü başında sallanarak
bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım.
Belki ben
o günden
çok daha sonra ,
matruş çenemde ak bir sakalın izi
sağ kalacağım…
Ve ben
o günden
çok daha sonra:
sağ kalırsam eğer,
şehrin meydan kenarlarında yaslanıp
duvarlara
son kavgadan benim gibi sağ kalan
ihtiyarlara,
bayram akşamlarında keman
çalacağım…
Etrafta mükemmel bir gecenin
ışıklı kaldırımları
Ve yeni şarkılar söyleyen
yeni insanların
adımları… (Nazım Hikmet)
10 yıl önce bugün!
beni namazsız verin toprağa!
Leyla Derahş
(D.T.: 28 Temmuz 1978)

beni namazsız verin toprağa
boca olmalıyım toprağa
dudak dudağa
yaşamla dopdolu
ben işte o kızıl dölüm
iç beni ey toprak
ey ki ben sende sudan daha aydın
ey aynadan ve ışıktan daha diri
ey bende akan ayan
ey toprak
ben idam öncesi son öpücük tadındayım
belki daha söylememişim son sözümü
ya da gizemli tatlı bir günahı, Havva’nın dürtüsü gibi
ben ne zaman
ve
nerede
senden doğdum
ki böyle geçmiş zaman kokmaktayım
ey tüm dinlerin suskun tanrıları
ben kendi inancıma kâfirim
şayet yaşıyorsanız hâlâ
beni konuk edin
yasemin kokulu bir ölüme
benim bir köpeğin gülerek şakayla dalından kopardığı
hoş kokan bir çiçeğin dağıttığı tozu olmaya hakkım var
ben ölümü gülerek istiyorum
aaah ey yalan dünyanın dürüst peygamberleri
bırakın
benim berzahım çocuk oyunlarının heyecan dolu sevinci olayım
ve cehennemim sevinçli bir köpeğin karnında hapis
ben böylesi var oluşu daha çok severim saygıyla
cennetim o zaman
yoldan geçenlerin adımlarını izlemek
ve yaşamım rüzgarın şen şakrak kanatlarında
ışığa doğru
sevgiye doğru gitmektir
geçin benden
ben kendi inancıma kâfirim
ben ölümü çokça yaşayarak ölmüşüm
berzahı gönül acılarıyla tatmışım
cehennemi yaşamışım
özgür bir katilin elinde salınan bir kadının kesilmiş başıyla
ey doğruluğun peygamberleri
ben yaşamı çokça ölmüşüm
bırakın ölümü evrensel yaşayayım
1/06/2022
Farsçadan Çeviri: H.H:
19/12/2023
Şiirsel Düzyazı konusuna kısa bir not
Bu not EDEBİYAT KAHVESİ *Literaturcafé*‘de yayınlanmıştır.
14 Kasım Mozaik Edebiyat Grubu’nun (MEG) “Şiir dili ve Şiirde Ses bağlamında günümüz İran kadın şairlerin şiirlerine bir bakış” başlığıyla düzenlenen edebiyat söyleşi toplantısına konuşmacı olarak katılma şansım oldu. Söyleşinin sonunda, değerli dostlardan biri şiir gibi yazılan düzyazıyı adlandırma ve onun özellikleri bağlamında ne düşündüğümü sordu.
Bu soruyu T.S. Elliot ve Wittgenstein’dan verdiğim iki örnekle kısaca yanıtlamıştım. Burada düşüncelerimi biraz daha açarak aktarmak istiyorum. Önce Eliot’tan verdiğim örneğe bakalım. Elliot der ki: “… Dize (verse) ile düzyazı (prose) ayırımı açıksa da şiir (poetry) ile düzyazı (prose) arasındaki ayırım siliktir, belirsizdir.”
Başka bir yazımda da değindiğim gibi Elliot’ın ünlü Hysteria adlı kısa şiirsel düzyazı metni onun bu görüşüne tipik bir örnek olarak ele alınabilir:
“As she laughed I was aware of becoming involved in her laughter and being part of it…” ile başlayan metni Türkçeye şöyle çevirdim:
“O gülünce kahkahasına bulaştığımın ve onun bir parçası olduğumun farkındaydım, ta ki dişleri bir manga talimi ustalığıyla sadece rastgele yıldızlar gibi parlayana değin. Ben kısa iç çekişlerle içe çekilmiştim, her kısacık toparlanmada soluyarak, onun gırtlağının karanlık mağaralarında kayboldum, görünmeyen adalelerin seğirmeleriyle yaralı. //…//” (ç: h.h.)
İkinci örnek Wittgenstein’ın Tractatus Logico-Philosophicus’tan: Almancasını okumak maksadımızı gösterdiğinden çevirisine gerek görmüyorum:
“1- Die Welt ist alles, was der Fall ist
2- Was der Fall ist, die Tatsache, ist das…”
Bu iki örnekte dikkat çeken birkaç özellik var. Bu özellikler, Elliot’un deyişi ile örneklerdeki düzyazılar ile şiir metinleri arasındaki sınırı “silikleştiriyor”:
1- Her iki metin metaforik ögelerden yararlanmıştır (Elliot’ın metni daha çok)
2- Her iki metin şiirde rastlayabildiğimiz “uyaklar” ve onların içsel melodisinden yararlanmıştır.
3- Her iki metin sessel yinelenmelere dayalı müzikaliteden yararlanmıştır. (Witgenstein’ın metni daha çok)
4- Her iki metinde anlam yer yer geri plana itilse de esasen ön plandadır.
Birçok kuramsal önermeye göre şiirde esasen hisler ön plana çıkarılıp anlam geri palan itilirken ve metnin içinde adeta saklanırken düzyazı da anlam ön plana çıkarılır. Düzyazı metinleri olan fakat şiirin araçlarından yararlanan yukarıdaki metinlere de “şiirsel düzyazı” denebilir. Wittgenstein kendisi bu konuda şöyle der: “Felsefe sadece şiirsel kompozisyonda yazılmalıdır!”
Şiirsel düzyazıya bir örnek daha eklemek istiyorum. Aşağıdaki metinde metaforik anlatım, uyak, sessel yinelenmeler, devrik cümle gibi şiirin araçlarından yararlanılmıştır. Ayrıca metnin ikinci paragrafı “metinlerarasılık[1]” açısından da örneklenebilir:
“Şafak sökerken kardeşler iki ayrı yola koyuldular. İsmail ve İbrahim, Erdebil’e kaderlerinin kapılarını açmaya; diğeri Akkoyunlu Rüstem’le vuruşmaya. İbrahim suskun. Kuran’ı anadili Türkçeye çevirten Şah Uzun Hasan’ın gözünün nuru, kızı Halime Begüm Aga Alemşah Hatun, elinde Kuran, Erdebil’de tan yerinin kızılını omuzlarına alarak yola vuran üç oğlunun yolunu bekler. İsmail’i ve İbrahim’i çevreleyip ateş çemberinden kaçırıp çıkaran yedi halife, yedi şahindi, yedi mürit!
Diğer cengâverler Sultan Ali’nin peşinden çektiler kılıçlarını, ya Hu deyip çağırdılar. Atlarını naralar atarak mahmuz vurup dehlediler. Omuz omuza. Atlar nefes nefese… Atlılar ses sese… ‘Velleyli iza as’ase, vessobhi iza teneffese!’[2] Sultan Ali bu ayetleri mırıldanırken atların toynakları çarptıkça yolun taşlarına kıvılcımlar saçıyordu kara toprağa… Şafak sökmek üzereydi. Bu küçük fakat inanmış atlı grubu gözleri alaca karanlığın perdesini delerek ilerliyordu. ‘Yemin olsun!’ diye mırıldanıyordu Sultan Ali bu kez. ‘Yemin olsun bu atlara, sabah vakti saldıranlara, yemin olsun bu kıvılcımlara…’[3]Ve aniden bağırdı: ‘Yemin olsun bu kıvılcımlara!’
Ve bu ateş beklenmedik bir anda vurdu İbe Sultan’ın atlılarının kalbine. Yıl 1494 idi.”
(Höbek Güneşi: Şah İsmail, roman, Haşim Hüsrevşahi, Totem Yayınları, 2022)
——————————————–
[1]Intertexuality.
[2]Kuran. 81. Sure, 17. ve 18. ayetler: Yemin olsun dönen geceye ve yemin olsun ışıyan sehere!
[3]Kuran’daki Adiyat suresine işaret edilmiştir. “Dörtnala giderken atların nallarından ateş yaktılar, seher vakti düşmana vurdular, tozu dumana kattılar, düşmanı çembere aldılar… Bu düşmana dalanlara yemin ederim ki…”
bırak beni!
bırak beni
ey gövdeme saplanan çılgınlık
ey sabah kahvesindeki ölüm kokusu
şimdi kendimi terk etmişken şimdi
ey gece uykusundaki tenin kokusu
ey yerde can vermiş saç telleri
ey Tahran’ın güneşli bir sabahındaki boş yatak,
dilimi gırtlağımdan sökmüşüm dilimi
ey ekmeğin acımasız kokusu
ey yağmur altındaki Veli-ye Asr Meydanı
ey eve varmanın telaşı
ey ölülerin peş peşe kucağı
kendi yüksekliğimden tepetaklak olmuşum kendi yüksekliğimden
ey parça parça yerin diplerine gönderdiğim kalbim
geri dön çarpıntının karmakarışık sınırlarına
sözcükler arasındaki süreğen sallantıma
bağrımda kana belenecek çiftimin kokusuna geri dön
çokça dil ortasında şiirimin can verişine
senin yok oluşunun sersem şarapnellerinin altında benim can verişime
dünyayı acı yapan dalgaların eteklerine geri dön
belleğime ki olayların üzerinden sıçrar
senin üzerinden sıçrar
ve karanlığın bağrına düşer
unutkanlığın ortasına bırak beni
yıkılışın kaygılı dur duraksızlığına
ve söz vermelerin ve adların ve günlerin amansız ölümüne
bozuğum
ve beni kundaklayan şehit çocuğum değil
halk değil
içimdeki avare kadındır ki bilmiyor kesilen başıyla neylesin
yere damlayan erkeğiyle neylesin
ve onu terk etmeyen yaşamla neylesin
ateşin içinde yaptığım evden bul beni
sarı şalımdan
başıboş bacaklarımdan ve tenimin kesiklerinden
ve belleğimi yıkamış berbatlığımın dalgalarından
geçen günlerimin acımasız sevdalısı ol
görkemli bir heykel
ki terk edilmiş meydanından gönül koparmaz
gölgesinden
yıkıcı ellerinden gönül koparmaz
ve ömür boyu alazlanan bir kadın onun belleğinden taşar
heykellerin uzun ömürleriyle hoş ol
ve benim yarı gülüş ve yarı ağlayışımın birbirinden kaçışıyla
kumar masasında canımı unutup bırakan kendinle
beni dünyanın uzak duvarlarına çarpan fırtınalarla
ve kaçınılmaz olarak güneye doğru akan tenimle
geçen günlerimin acımasız sevdalısı ol
bırak beni
kuşkunun kenarına
ve sonunda beni denizin derinlerine götürecek
taştan bacaklarıma güven.
Çeviri: H.H.

kızıl yeminlerimiz vardı yeşil kefaretimiz!
ne zaman sokağa çıksam mavi bir cam kırılır içimde
bu kandırılmış kişnemeler derim
benim sevdalandığım yaban at sürüsü değil
kızıl yeleleri ile rüzgarı güneşe katan
nabızları yeryüzü damarlarında atan!
ne zaman sokağa çıksam
çocukların yüzünde kömür tozu safran külü
gözlerinde yıldızlar söner
denizler donar nehirler durur
hayret derim bu karanlık ne zaman çöktü bahçemize
bu şehir ne zaman moloz oldu ağzımıza
biz o serseri şarkıydık
saçlarımızda gümüş tozlu ay taşırdık
öpüşlerimizde yelken
şehrin duvarları bizden gülerdi
ağaçların dilinden anlardık
kızıl yeminlerimiz vardı yeşil kefaretimiz
hayret derim ne zaman gömüldük biz?
avuçlarımda mavi bir mum yakarım
güneşi karşılamaya çıkarım
şehrin en yüksek tepesinde dururum
içimde mavi cam kırıkları
(haşim hüsrevşahi)

