Beyaz Mintan

Kalbinle ruhunla geldin bana

Düşsel arınlığın basit beyaz mintanı içinde

Işıklı sağanağıydın senin eski patika yolu boyunca

Ayaklarının yeşimi, biricikliğin kızıl rayihası

*

Senin sevimli uzun incelen parmakların okşadı

Güneşin öptüğü nazik yuvarlak yanakları

 Masmavi rüzgârı doldurdun saçlarına

Ve hava dağlarını odama estirdin

*

Seni duydum ses ve sözcükler olarak:

Senin ruhunu soludum her nefesimde

Esinim benim aydınlık dizelerimi ördü senin beyaz giysine

Küçücük yapraklar dışarıda hazla titreşirken

*

Gün boyu keyifle geçirdik birlikte

Bana bonkörce kucak dolusu mutluluk verdin

Senin lekesiz bahara benzer mintanın yumuşacık salınımı

Ruhumuzu gönderdi cennetsi yuvalarına

sağır mı oldun Hatçe?

Kabe ve puthane… Klasiklerden üç örnek.

Kuşkusuzluk sokağında Kâbe ve putlar evi birdir

Siyah saçların telesi ile yüz taneli tespih birdir

Her zaman güzellik cilvesi gerçi başka yüzdendir

Cümle sen yüzlere tek yürek ol can ki canan birdir

Meyi ve kadehi sakinin yüzünün yansısı bil

Bilesin ki mey ve saki ve bu kadehler birdir

Kabe’nin yolunda bana seslendi biri meyhaneden

Nereye ey Hace nereye tüm evler birdir

Saçlarında ben deli yalnız darda değilim

Bu zincir halkasında deliler de bilgeler birdir

Hangi kapıyı çalsam ev sahibi sensin sen

Hangi ışığa gitsem orda yuva sensin sen

Meyhanede manastırda canan da sensin sen

Kabe’den put evinden maksadım sensin sen

Aşıklara fark etmez Kâbe ya ki put evi

Bu cananın görünmesidir o canın halveti

Sevinçliyim mezarım harem sokağınadır

Kirpik gibi tek yoludur Kabe’den put evine

O kimdir ki gönüllere saldırır

Yüz istek şehrini Türk dek yağmalar

İkbal minberde sırrı dillendirdi

Ham söz çıkıverdi meyhane halvetinden

Minyatür: Mahmud Ferşçiyan

Bir Törenin Ardından…

Ankara Tabip Odası’nın girişimi ile 22 Mart 2024 Cuma günü, hizmetlerinin 40, 50 ve 60 yılını dolduran hekimlere özel Hizmet Plaketi töreni düzenlendi. Aylar öncesinden haberimiz vardı. İlk günden itibaren tuhaf bir heyecan kaplamıştı içimi. Törene birkaç gün kala ne yazık ki iki sınıf arkadaşımızı daha kaybettik, çok acı duyduk.

Şimdi törenin üzerinden dört gün geçiyor. Düşünüp durdum ne yazsam, nasıl yazsam? Kolay mı?

Karadeniz Ereğli’den geliyordum. Eşimle. O da Ankara Üniversitesi mezunu. Ankara’ya yaklaşınca kar lapa lapa yağmaya başladı. Aynı duyguya kapıldık. Eski Ankara’nın karlı kış aylarını özlemişiz meğer. Öğrencilik yıllarımızda kış günleri dolmuş bulamadığımızda ev arkadaşlarımızla Ayrancı’dan Kızılay’a, Sıhhiye’ye yürürdük.

Bir yıldız kaydı, bir dahi göçtü!

Dünyaya vasatlık egemen olmuştur; Vasat düşünceler, vasat hükümetler, vasat sanat, vasat edebiyat, vasat inanışlar… Garip denecek ölçekte kirletilen dünyanın bu hali doğal diye yansıtılan günümüzdeki toplumlara sıradanlık, tekdüzelik, düzeysizlik, düşünceden yoksunluk dayatılmıştır. Estetikten ve doğanın yansıması olan yaşamın farklı biçim, renk ve gönderilerinden oluşan algılardan, anlamlardan ve devinimlerden yoksunluk toplumlara pompalanmaktadır. İnsanoğlu, onun temel özelliklerinden biri olan doğayla iç içelikli yaratıcılıktan da uzaklaştırmış, yabancılaştırmıştır. Devletler yanında savaşlar, soykırımlar sıradan organize, sistematik ve planlı bir eylem olmuştur. İnsanları toplu halde aç ve susuz bırakıp öldürmek birilerinin hakkı diye tanınmıştır. Bu insanlıktan uzaklaşıp yabancılaşan dünyada, insanlar böcekten öte bir şey olarak görülmemekte bu devletler ve o devletlere egemen sermaye nezdinde. Ve insanlar bu tsunami dalgalarına benzer baskının altında boğulmamak için kafalarını bir anlığına çıkarıp derin nefes almaya çalışmaktalar. İşte böyle bir kirletilmiş, sıradanlaşmış, kokuşmuş düzen içinde güzellikten söz etmek delilik sayılır. Şiirden, resimden, müzikten kısacası insanı insan yapan sanattan söz etmek delilik sayılır. Dahi sanatçılar bu nedenle deliler kafilesindendir ve büyük bir dâhinin kaybı ise herhangi bir kayıp değil.

Dolunayın Çocukları üzerine…

Bir romanı okumaya başladığımda bazen “Sanırım bunu okumuştum,” diye geçer içimden. Ya da kendimi bulur, “Benim yazmak istediklerim bunlar” derim. Ya da yazar beni yazmış diye düşünürüm. İşte tam da böyle bir roman: “Dolunayın Çocukları”. Sıraladığım bu düşünceleri “Bu hepimizin bölük pörçük hikâyesidir!” alt başlığı ile yazar da baştan benimsemiş.

“Dolunayın Çocukları”, Haşim Hüsrevşahi’nin Kanguru Yayınlarından Mayıs 2025 tarihinde yayımlanan yeni romanı.

Evet, böyle başladım ama merak da ettim “ne ilgisi var?” diye. İlk başta ayrıntılı bir cami anlatımı… İlginç bölümlerin, kapıların tanıtımı, anlatımı… Düşündüm, yazarın önceki kitaplarında da böyle gizemli ayrıntılardan sonra ilginç olaylar çıkıyordu karşıma, “acaba?” diye düşüncelere daldım…

Soykırıma kim sebep oldu?

Farsçada çok kullanılan bir deyim var. Der ki: “Düşman hayra neden olur Tanrı isterse!” Siyonistler, Batı Emperyalistlerle el ele vererek yıllardır bölgeyi kan gölüne çevirmişler ve hala da cinayetlerine devam etmekteler. Bu süregelen cinayetleri ancak siyasi körler ya da bağnazlıklarının gözbağından kurtulamayanlar görmezler, yadsırlar. Onlar, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de, Irak’ta, Somali’de, Sudan’da, Lübnan’da, Suriye’de ve hele ki Filistin’de ve özellikle de son iki yıldır Gazze’de neler olup bittiğini, insanlığa karşı nasıl suçlar işlendiğini gizlemeye, gizleyemedikleri yerde ise bu suçların ağrılığını hafifletmeye çalışırlar.  Bu cinayetlerin nedenlerini göremezler ya da saptırır, çarpıtırlar. İnsanların gözüne gerçekleri görmesinler diye toz toprak serperler. Ama Farsların bir deyiminde dedikleri gibi: “Horozun kuyruğu görünüyor!”

İşte insanlığa karşı bu suçlar işlenen düşman, içimizdeki sözüm ona “Demokrat”, “Atatürkçü”, “Sosyalist”, “Müslüman”, “Halkçı” falan diye geçinen bir dizi içi boş davulları, korkakları ya da düşmanın akıllı, okumuş, kültürlü kripto işbirlikçilerini, münafıkları ve benzerlerini deşifre etmiş, onların maskelerinin düşmesine ve bizim onları tanımamıza yol açmıştır ki bu bir hayırdır.

Şeyleşen Kadınlar: Kör Baykuş’ta eril bakışa bir bakış


(Bu makalede çevirmeni belirtilmeyen metinler orijinal dilinden Haşim Hüsrevşahi tarafından Türkçeye çevrilmiştir.)

  1. Hayatta öyle yaralar var ki ruhu cüzzam gibi yalnızlıkta yavaş yavaş yer bitirir. Bu dertler kimseye anlatılamaz…” cümlesi ile başlayan Sadık Hidayet’in kaleme aldığı Kör Baykuş adlı kısa romanı (uzun öyküsü) çağdaş Farsça romanlar arasında belki de en tanınmış ve üzerinde en çok yazılıp konuşulanıdır. Bu romanı farklı okumaları olmuştur[2],[3],[4],[5],[6]. Bu yazıda mümkün olan en kısa şekliyle bu romandaki “Bakmak” eylemine, anlatıcının anlattıklarına değinerek bakacağız. Makalenin hacmine zarar verme tehlikesi göze alınarak konunun daha iyi anlaşılması adına, romandan geniş pasajlar aktarılacaktır.

Öykünün başlarında anlatıcısının esiri olarak tanımladığı kadının evine gelişi, tek bir söz söylemeden gidip onun yatağında yatması, ravinin ona şarap içirerek (istemeden?) zehirleyip öldürmesi sahnesinde okuyoruz. Burada aktardıklarım Sepehr Yayınları 1972 Tahran baskısından Emir Hüseyin Henci tarafından .pdf formatında yayınlanan nüshasından çevrilmiştir. Roman bu cümleyle başlıyor:

Hayatta öyle yaralar var ki yalnızlıkta ruhu cüzam gibi yavaş yavaş kemirir yer. Bu dertleri kimseye açmak olamaz… Ben bunlar sadece duvarda lambadan yansıyan kendi gölgem için yazıyorum, kendimi ona tanıtmalıyım.” (S 3-4)

Zalimler var oldukça mücadele de olacak!

Şehzade Murad, Azerbaycan’a gidiş kararı alınca Şah İsmail’e mektup yazmış; babası Şehzade Ahmed ve kendisinin Şeyh Safi Ocağı’nın müritlerinden olduğunu bildirmiş, babasının hakkı olan tahtın hile ve kılıç zoruyla Selim tarafından gasp edildiğini anlatmıştı. Şah ise ona “Rumlu Nur Ali sizin hizmetinizde olsun. Ne buyurursanız icra eder. Şayet Sultan Selim sizin üzerinize gelirse ben kendim gelirim. İşte o zaman gayb perdesinden zuhur eder, olanlar aydın olur!” diye yanıtlamıştı. Ve şimdi ordusuyla Nur Ali Halife’ye katılarak mektubunda yazdıklarına uygun hareket ediyordu.

İçinde Şehzade Murad’ın da bulunduğu kalabalık ordu Tokat’a gelince ahali direndi, onları şehre sokmak istemedi. Bunun üzerine Nur Ali Halife ve Şehzade Murad, Tokat’ı ateşe verip Niksar’ın yolunu tuttular. Niksar’a varınca Şehzade akşam saatinde bir fırsat yaratarak Nur Ali Halife ile baş başa sohbet etmek istedi.