Azalya’nın kapak tasarımı hakkında

Arkadaş yayınevinden 2011 yılında yayımlanan Azalya adlı romanımın kapak tasarımı hakkında arkadaşlardan çok güzel ve ilginç fikirler ileri sürenler, bu arada benim de düşüncemi soranlar oldu. Kısa bir not düşmeyi uygun buldum.

homaGrafik Kanada’da yaşayan arkadaşım Homa Bahadouri’ye[1] aittir. Tasarımını birlikte yürüttük. Yaklaşık 3-4 aylık bir çalışma ve onlarca tasarım ve değişiklik sonrasında ortaya çıktı.

Zemin siyah, kara, karanlıktır. Bu zemin bir döneme, bir zaman dilimine, bir düşünce tarzına ya da bir kültürel zemine gönderi yapmakta. Romanın temel tematiğinden yararlanarak yaratılan bu tasarımla ilgili bütün düşünceler işte bu karanlık zeminde kendini göstermekte. Zeminin rengi, bütün sayfayı kapsayan ve mutlak karanlığa gönderi yapan bir siyahlıktır.

Romanın adı kırmızı, kızıl renkte yazılmıştır. Bu kırmızılık ya da kızıllık ateş, kan ve isyan göstergesi olarak seçilmiştir. Azalya sözcüğünün fontu yumuşak, dışa dönük ve hareketlidir ve dişil bir duruşu simgelemekte. Yazarın adının da aynı renkte oluşu, yazarın kaderinin de bu yazının kaderiyle ortak olduğunu belirtmek içindir. Ancak font değişmiştir. İnce olsa da daha katı bir hal almıştır.

Devamı »

Azalya üzerine söyleşi

Azalya romanı üzerine Varlık edebiyat dergisiyle yapılan söyleşi:

İnsanca bir düzende işkenceye, copa, hapishaneye ve zorbaların güçlerinin bastırıcı rolünün icraları sırasında sergilediklerinin hiçbirine rastlamazsınız.

Şiddeti icra eden iktidarların var olduğu toplumlarda insanca düzenin varlığından söz etmek aldatmacadır

  

Soru: Sizi edebiyatseverler daha çok ozan kimliğiniz ile tanıyorlar. Ancak Ölümü Gözlerinden Gördüm romanınız hayatlarında edebiyata vazgeçilmez bir yer verenler için hoş bir sürpriz oldu ve okurlarınızdan oldukça olumlu tepkiler aldınız. Azalya sizin ikinci romanınız. Biraz Azalya’yı anlatabilir misiniz?

Yanıt: Azalya’yı,1991 yılında Toronto’da yaşarken ilkin kısa bir öykü olarak tasarımlamıştım. Daha sonra Azalya kendisi bazı sorunları yapının içine çekti. Kısa zamanda o sorunları ele almazsam Azalya’nın beni rahat bırakmayacağını anlamıştım. O öyküyü Toronto’da editörlüğünü yaptığım dergi için yazmayı düşünmüştüm. Konuyu dergi yazı grubuna açıkladım ve tasarladığım o kısa öyküden vazgeçtim. Farsça ve roman formatında yazmaya başladım. Ancak yaklaşık 2-3 sene gibi bir süre sonra, Farsçadan da vazgeçip Türkçe yazmaya başladım. Sanırım 1994 olmalı. Roman bittiğinde yıl 2000’i aşmıştı. Tüm bu yıllar boyunca ve romanın yazım süreci ve süresi içinde Azalya, beni yaşamı, ölümü ve yeniden yaşamı sorgulamaya sürüklemişti. Hem bireysel hem de toplumsal anlamda. Bireysel doğum-ölümler içinde kadının ve aşkın doğumu-ölümü ve onun yeniden doğumu bir sorun olarak karşımdaydı. Ve ben bir anda (3-4 sene süren bir andan söz ediyorum) kendimi İran’daki toplumsal doğum ve ölüm tartışmasıyla da karşı karşıya bulmuştum. Azalya bana ortaçağ Fransa’sının yaklaşık yedi yüz sene sonra yirminci yüz yıl biterken İran’da yeniden doğduğunu gösteriyor ve yazımını dikte ediyordu. Ancak bu doğuşa tanıklık etmeyi sadece bir ülke bağlamında ve o ülke arenasında ele almak, evrensellikten uzak düşmekten öte bir çaba olamazdı. Bu nedenle Azalya benim elimden tutup evrensel bir platforma da yükseltti. Bahsettiklerimin öyküsünden öte bir metin değil Azalya.

Soru: Gerek Ölümü Gözlerinden Gördüm romanınızda, gerekse de Azalya’da şiirsel bir dil kullanılmış ve yer yer sembolik anlatımlar söz konusu. Bu durumu, şiirinizin romana yansıması olarak görebilir miyiz?

Yanıt: Aslında dilin nasıl davranacağını yazı eylemi içinde dilin kendisi karar verir. Siz dili olayların dışında tutmazsanız, başka bir deyişle dilin metnin ve yaşamın içinde kalmasını sağlarsanız, dil kendisi o durumun ve o yaşamın kendisinin bir parçası olur. Ben tabii burada felsefi anlamda dilin içinden ve dışından söz etmiyorum. Bu bakışla ve bu yaklaşımla, aşkın yaşandığı, duyguların yaşandığı ve bu duygular içinde yaşamın akışına kapıldığınızda dil ister istemez şiirsel olur. Ama diğer taraftan size katılıyorum, uzun yıllar şiiri yaşayan biri olarak da dilimin şiirsel oluşu kimi zaman kaçınılmaz olmakta.

Devamı »

Azalya-2

İnanamıyordum bir türlü. Nasıl olurdu? Kimse bir şey söylemiyordu. Ortada bir hata olduğu kesindi. Çocuk, koridorun sonundaki kapıyı açmak istedi. Bağırdım: ‘Hayır! Oraya değil!’ Orası sorgu ve işkence odasıydı. Gözbağımı çözmeden almışlardı oraya gerçi, ama biliyordum. Biliyordum; ama çocuk beni dinlemedi. Kapıyı açtı ve kahkaha atarak koşmaya devam etti. Şaşırmıştım. Kapıdan geçtim. Kapı, yeşil ağaçlara, renk renk vahşi çiçeklerle kaplı bir vadiye açılıyordu. Evin Hapishanesi ile Dereke arasındaki vadiydi bu. Eve giderken hep gördüğüm vadi… ama hiçbir zaman bu kadar yeşil değildi. Yemyeşil ve çiçek kaplı… Çocuk, hâlâ gülüyor ve koşuyordu. Annesi duraksadı. Ben ona yaklaşınca, ‘Peki biz bunu neden akıl edemedik?’ diye sordu, benim yanıtımı beklemeden, ‘Bak, ufacık çocuk yolu nasıl da biliyormuş!’ dedi. ‘Yolu mu?’ diye sordum; ama kadın beni duymamış gibi, ‘Biz düğüne gideceğiz… sen de gel!’ dedi. Devamı »

Azalya

Azalya, kollarını havaya kaldırarak bağırdı: “Öyleyse hepiniz duyun! Ben suçluyum!”… “Ben suçluyum! Buna ben de inanıyorum artık.”… İki kolunu kalabalığa uzattı: “Ben de en az sizin kadar aldatıldım.”… “Evet… Beni aldatan bir şeytandı… ve ben de sizi aldattım!”

Kadın, Öj’ün kolunu çekerek mırıldandı: “Gel oğlum, gidelim… Bu yağmur, bu kente sonsuza kadar yağacak! Bize bu kentte yer yok artık!” Annesi, bir eliyle Öj’ün kolundan tuttu, diğer eliyle siyah başörtüsünü düzelterek kalabalığı yardı. Bilincini yitirmiş olan kalabalığın uğultusunun kıyılarına çekilmeye çalıştı. O kalabalık, ölümün hazzı ve şehveti içinde, kafalarında ve yüreklerinde hiçlerin yarattığı kargaşayı susturamayacaktı artık. Bekledikleri son, yitirdikleri mutluluğa kavuşmaktı. Onlara göre, yanılgılarıyla kutsadıkları kadın, şeytanın taktığı maskeyi daha fazla tutamamış ve Tanrısal irade, o maskenin düşmesine sonunda karar vermişti.

Devamı »

Yazdıklarımın/Çevirdiklerimin bir bölümü

Bu kitapların bir kısmı tükenmiş ve yeni baskıları için çalışmalarımı sürdürüyorum. Bazılarının son baskılarına ait görselleri olmadığı için koyamadım…
Özellikle İran Öykü Antolojisi‘ni eklediğim yeni çeviri öykülerle daha kapsamlı bir kitap haline getirdim. Sadık Çubek’in Sabır Taşı romanını da yeni baskıya hazırladım… sırayla ve yayın evlerinin kararlarına bağlı olarak umarım yakında raflarda yerlerini alırlar!
Aşağıda görsellerini verdiğim kitapların dışında onlarca dağınık çeviri ve yazım dergilerde yayınlanmıştır. O yazıları da kitap haline getirmeye çalışıyorum. Tüm bunlar yaklaşık 30 sene emeğin üründür… sevgiler (h.h.)
dil-tutulmalarim
dil tutulmalarım-şiir
dil-acmalarim
dil açmalarım-şiir
seni-unutmayi-ogret-bana
seni unutmayı öğret bana- şiir
olumu-gozleirnden-gordum
Ölümü Gözlerinden gördüm-roman
Azalya
Azalya-roman

yalinizligimin-cinisi

Devamı »

Çomak ve Çomakçı!

Erdelan, çoraplarını katlayarak bavulun kenarlarına yerleştirdi: “Hep böyle sıcak tut ilişkilerini! Senin, ailene, Şah Âlâ Hazretleri’ne sırt çevirdiğini, kendilerinden biri olduğunu sansın… Bu çok önemli! Anlıyor musun?”

“Evet, anlıyorum!”

“Anlamıyorsun! Bunu da anla, anlamaya çalış, çabala! Sana gereken talimatı daha sonra göndereceğim… Yakında, çok önemli olaylar olacak. Düşün ki, mesela bir savaş çıkacak! Bu devletin silaha ihtiyacı olacak! Nerede olacak senin yerin? Ha?”

“Neden savaş çıksın ki? Hem savaş olursa general amcam hayatta olsaydı ne söylerdi onu düşünürüm! Savaşırdım!”

“İşte! Dedim ya anlamıyorsun!” Kafasını sallayarak mırıldandı: “İşim çok zor!”

“Ya ne?”

Devamı »

Ne kadar güzeldik!

Azalya ve Ölümü Gözlerinden Gördüm romanlarını ele aldığımız toplantı ne kadar güzeldi! Okurlar kendi aralarında romanlar üzerinde tartışırken romanlar adeta tekrar tekrar ne güzel yazılıyordu… Romanlardan parçalar okundu, sonra Furuğ okundu, Furuğ şiirine beste yapan arkadaşımız ne güzel seslendirdi, Ev Karadır’ı izledik. Ne güzeldik! Tekrarına karar verdik. İyi yaptık!

İran Tecrübesi-3-2

Sattar Han: Meşrutiyet Devriminin ateşini sıcak tutan ve zafere götüren lider.

Soru budur: Din devleti mi, sosyalizm mi?

Rusya’da 1905’te meşrutiyet ilan edildi. Çarlık büyük darbe aldı ve Duma kuruldu. Lenin’in başını çektiği Sosyal Demokratlar (Marksist sosyalistler) toplumsal hareketi sosyalist devrime yönlendirme mücadelesine giriştiler. Rusya’nın kapı komşusu İran’da Meşrutiyet Devrimi 1906’da patlak verdi. Devrimin başını çeken, hep devrimlerin kaynağı olan Tebriz’di. Nitekim Sattar Han ve Meşrutiyet Mücahitleri bu şehirde örgütlendiler, silahlandılar ve derebeylik düzenine karşı silahlı mücadeleye başladılar, meclisi olan, anayasası olan bir düzen istediler. O yıllarda devrimin 3 ana akımı vardı:

1- Meşrueçiler: Bunlar İran’da şeriat rejiminden yanaydılar ve her türlü demokratik harekete karşı şiddetle karşı koyuyorlardı. Ellerindeki “İslam dini elden gidiyor!”, “Kâfirler ülkeyi ele geçiriyor” silahlarıyla halkı kendi peşlerinde sürüklüyorlardı. Şeyh Fazlullah Nuri bu grubun simge lideriydi. Müslüman Kardeşler, Nevvab Safavi gzizli silahlı grubu ve buna benzer gruplar daha sonra Nuri’nin görüşlerini ve yolunu izlediler. Bunlar Rus işgal kuvvetlerinin en sadık destekçileri ve işbirlikçileriydi.

Devamı »