Yazdıklarımın/Çevirdiklerimin bir bölümü

Bu kitapların bir kısmı tükenmiş ve yeni baskıları için çalışmalarımı sürdürüyorum. Bazılarının son baskılarına ait görselleri olmadığı için koyamadım…
Özellikle İran Öykü Antolojisi‘ni eklediğim yeni çeviri öykülerle daha kapsamlı bir kitap haline getirdim. Sadık Çubek’in Sabır Taşı romanını da yeni baskıya hazırladım… sırayla ve yayın evlerinin kararlarına bağlı olarak umarım yakında raflarda yerlerini alırlar!
Aşağıda görsellerini verdiğim kitapların dışında onlarca dağınık çeviri ve yazım dergilerde yayınlanmıştır. O yazıları da kitap haline getirmeye çalışıyorum. Tüm bunlar yaklaşık 30 sene emeğin üründür… sevgiler (h.h.)
dil-tutulmalarim
dil tutulmalarım-şiir
dil-acmalarim
dil açmalarım-şiir
seni-unutmayi-ogret-bana
seni unutmayı öğret bana- şiir
olumu-gozleirnden-gordum
Ölümü Gözlerinden gördüm-roman
Azalya
Azalya-roman

yalinizligimin-cinisi

Devamı »

insanların en dibe battığının portresi…

Ölümü Gözlerinden Gördüm adlı romanın yayımlandığı yıla ait kısa bir eleştiri yazısı:

 

Şiirin Batı Kapısından Bir İlk Roman

Uğur Biryol

biamag

Haşim Hüsrevşahi, Tebriz doğumlu, yazdığı Azerice, Farsça ve Türkçe şiir, kısa öykü,Ölümü gözlerinden gördüm eleştiri ve denemeleri değişik ülkelerde yayımlanan bir yazar.

1999 yılında Türkiye’ye dönen ve Ankara’da yaşamaya başlayan Hüsrevşahi’nin Farsça’dan Türkçe’ye kazandırdığı Furuğ Ferruhzad’a ait toplu şiir kitabı “Yaralarım Aşktandır” ve Ferhunde Hacizade’nin romanı “Gözlerinizden Korkuyorum” gibi çok sayıda eser bulunuyor.

Hüsrevşahi’nin “Ölümü Gözlerinden Gördüm” ismini verdiği ilk romanı İran’ın batı kapısı, belleği, şairler kenti Tebriz’de yaklaşık bir asırlık zaman diliminde geçen iç içe insan öykülerinden mürekkep.

 

Mahşer toplansa da bitmez o matem”

Hüsrevşahi, romanındaki karakterlerin şiddetin, zulüm ve adaletsizlik sarmalındaki hayatlarını, yalın ve kıvrak bir dille anlatıyor. İnsanoğlunun içinde boğulduğu hırs, öfke, basiretsizlik ve acı denizinin evrensel bir dışavurumu olan Ölümü Gözlerinden Gördüm, edebiyatın yaşamı ifade etmekteki gücünü bir kez daha gözler önüne seriyor.

Devamı »

Aşk iki kişilik bir şenliktir!

Az önce bir yazı aldım bu blogda. Çok duygulandım, onur duydum, sevindim ve adını koyamadığım bir “duruma” düştüm. Yazının altında Sayın Dilek Alıcı Kavraz’ın imzası var. Yazıyı gönderen ise okuma grubunun sorumlusu Sayın Günay UYSAL. Tek bir sözcük eklemeden, eksiltmeden, tek bir virgülüne dokunmadan sizinle paylaşmak istiyorum. Okuma grubundaki o güzel insanları saygı ve minnetle anarak!:

25 Nisan’da yaptığımız toplantının ardından yazdığım bu satırları, Günay’ın “iteklemesiyle” sizinle paylaşmak istedim.
“AŞK İKİ KİŞİLİK BİR ŞENLİKTİR”*
ÖLÜMÜ GÖZLERİNDEN GÖRDÜM
HAŞİM HÜSREVŞAHİ
Yedi sekiz yıldır devam eden, her ay önceden belirlenen bir kitabı okuyup, bazen kendi aramızda, bazen bir konukla, bazen de bizzat yazar ile samimi, doğal, hiçbir akademik niteliği olmaksızın, salt okur kimliğimizle edebiyat söyleşileri yaptığımız; içinde bulunmayı büyük şans addettiğim ve keyif aldığım bir okuma kulübümüz var. Nisan ayında İran edebiyatı okumaya karar verdik. Yine şahane bir denk gelme sayesinde (hayatta hiçbir şey tesadüf değil mi yoksa?), Haşim HÜSREVŞAHİ ve kitabı “Ölümü Gözlerinden Gördüm” ile tanıştık. Ne mutlu bize ki yazarı ile kitabını, İran’ı ve İran edebiyatını konuşma şansı elde ettik.
Haşim HÜSREVŞAHİ, 1950 Tebriz doğumlu. Esasen mesleği hekimlik; çocuk sağlığı uzmanı. Akademik kariyer ve uluslar arası alanda da isim yapmış olduğu mesleğine halen devam ediyor. Bir koltukta çok karpuz taşıyabilen farklı insanlardan biri o. Hekimliğinin yanı sıra yazar, çevirmen, aktivist kendisini tanımlayabilecek diğer sıfatlardan diğer bir kaçı. Bizim gördüğümüz ve tanıdığımız Haşim HÜSREVŞAHİ, son derece mütevazı, güler yüzlü, derinlikli, ana dili gibi Türkçe konuşan biri. Romanlarını önce Farsça yazmaya başlamış, sonra vazgeçip sil baştan Türkçe yazmış. İlginç bir bilgi aktarayım hemen. “Ölümü Gözlerinden Gördüm” isimli romanı, Türkçeden Farsça’ya çevrilmiş ama İran’da basılamamış. El yazması olarak “yer altı edebiyatı” olarak dolaşıma girmiş ve okuruyla buluşabilmiş. Nasıl açıklanır bu durum? “Acıklı” sanırım…

Devamı »

Kör Baykuş’u okumadan önce!

Bu makale, Rıza Beraheni’nin “Edebiyatta Kadın Cinayetlerinin Sonu” adlı yazısının Farsça’dan çevirisidir. Daha önce “Yazarın gölgesi: Sadık Hidayet: Ölüm, Kadın ve Kör Baykuş’un yeniden yazılışı” adlı hazırladığım kitapta yayımlanmıştır. Kitabın adının temelini, Roland Barthes’ın “Yazarın Ölümü” ve Friedrich W. Nietzsche’nin Tanrının gölgesi bakışından hareketle ve bu iki önemli başlığı iç içe geçirerek Sadık Hidayet öykülerine uygun bir “hermafrodit” sözcük yaratarak koydum: Yazarın gölgesi! Kör Baykuş’u okuduktan (ya da onu okumadan önce) bu kitap ve Beraheni’nin bu yazısı mutlaka okunmalıdır diye düşünüyorum.

Hidayet’in ailesinin köklerinin İlhanlılara ve Orta Asya’ya uzandığı özellikle Bijen Celali tarafından aydınlanmıştır. Ama “Bugamdasi”nin -Türkçe, Farsça ve İngilizce- kaynaklardan, sözlüklerden ve ansiklopedilerden çıkardığımız sözcük köküne ve bileşimine kesin bir dikkatle eğilmeliyiz. “Bugam”, Türkçede bay, ağa, kavmin emiri, ordunun komutanı, aristokrat ve asil anlamları taşır ve genel olarak kraliyet ailesinin dışındaki aristokratların lakabı olarak bilinir. Çincede “Pek” ve “Bek” tanrı ve kral anlamında ve “Bigur” da Çin Hakanı anlamındadır ve onun değişmiş biçimi “Feğfur” şeklinde görülür. Bunun, Arapçada zulüm ve tecavüz anlamına gelen “Beği” ile ilintili olduğu açık değil. Açık olan şu ki, Sasani döneminde tanrı anlamına gelen “Baga” sözcüğü Çincedeki anlamıyla uyumludur. “Pi”, Altay Şamanistleri arasında, kişiye hitaplarda, şaman dualarında, virtlerinde ve zikirlerinde de “büyük” anlamında kullanılmıştır. “Bi”, Hunlar arasında da Çince ve Türkçedeki anlamıyla kullanılmıştır. Biliyoruz ki “Bek”, “Pi”, “Beyk”, “Beyg” yüz yıllar boyunca Çin’den Orta Avrupa’ya kadar değişik milletler ve kavimler arasında devlet büyüklerinin lakapları olarak kullanılmıştır.

Devamı »

A. Ömer Türkeş’in eleştirel yazısı

A. Ömer Türkeş’in Ölümü Gözlerinden Gördüm adlı romanım için

“Adalet yerini bulsun diye” başlığıyla kaleme aldığı

eleştirel yazısı:

2009 yılının soğuk bir kış günü Tebriz kentinde başlayıp aynı gün aynı yerde sonlanan Ölümü Gözlerinden Gördüm romanında Azerbaycan halkının/insanının yüz yıllık çilesini anlatmış Haşim Hüşrevşahi… Orta halli insanların yaşadığı sakin bir semtte, ortak avlusu ucuz çiçekler, cılız ağaçlarla süslenmiş sitelerden birinin giriş katındayız. Burası Yusuf’un evi; bakımsız, dağınık, tozlu ve havasız. Yusuf yaşadığı, gördüğü, işittiği şeylerin yükünü kaldırmakta zorlanan, acısını hafifletmek için anlatmak, yazmak ihtiyacı duyan bir adam. Kalemi güçlü ama içi yaralı, kafası karışık, umudu tükenmiş; 

“Öfkelerimiz, zavallılıklarımız, hırslarımız ve evet, evet acımalarımız… Birilerinin acıması, acınması! Ya da bir gülümsemenin yıkıp yerle bir ettiği dik duruşlarımız! Güneşin artık bizim içimizdeki dağların ardından doğmayacağını, hiçbir sabahın bizim içimizden başlamayacağını ne zaman fark edeceğiz. Arkaik mezarları saklayan içimizdeki höyükleri, kar kaplı zirvelerle karıştırdık hep. Ölüler kentimiz hep yıkıntılar içindeydi oysa, değil mi? Bu bodur duvarlara sığışmış kısır hayaller! Neresinden söz ediyorsun bu yeryüzünün? Nesinden? Biz, bir Yelda Gecesi’nde ay tutulmasına yakalandık. Zaman geçmedi, ay aydınlanmadı. Biz aşkı da bir güvercin gibi hayal ettik, gelip avlumuzun kıyısına oturur sandık. Bizi görür ve bahçeye iner diye düşündük. Yaşamın nesinden, neresinden söz ediyoruz?” 

Romanın bütününe göre çok kısa olan giriş bölümüne genişçe yer vermemin nedeni, ikinci bölümden başlayarak bambaşka yönlerde hikâyenin anahtarı vazifesi görmesinden. Yusuf, romanda bir daha karşımıza çıkmayacak ama bütün roman kişileri Yusuf’un hayatından bir parça taşıyacaklar.

Devamı »

O fahişe ne yaptı?

O sıcak yaz ayından sonra Suğra’nın gözü her yerde Hüseyin’i arıyordu. Uğradığı karakolda ona sadece gülmüşler, boş ver demişler, rahat etti demişler, kim bilir ne yapmıştır, demişlerdi. Suğra, Allah belanızı versin deyip çıkmıştı. Karakoldaki polislerin ve bekçilerin çoğu bu ikiz kız kardeşin müdavimlerindendi. Suğra, korumacısı adama yalvardı, bitir bu Hüseyin itinin işini, dedi. O da gitti Hüseyin’i buldu. Hüseyin önce bağırıp çağırdı, sonra avucuna parayı koyunca adam sustu, işin peşini bıraktı. Ama Suğra bırakmadı. Suğra’nın istediği gün nihayet gelip çattı. Kübra’nın ölümünden bir ay kadar geçiyordu. Suğra bir Cuma günü, mezar ziyaretinden dönerken, Selbi’yi görmek istemişti. Ama Selbi, herkesten habersiz mahalleden taşınmıştı. Suğra, Deveçi Bazarçası’ndan çıkıp, Râzi Lisesi’ni soluna alarak, ağzında çöplüğün bulunduğu dar, uzun sokaktan evine dönerken, saçları düzgün şekilde yağlanıp taranmış genç bir adam gördü. Aynı kareli, kahverengi ceket vardı üzerinde. Sol elinde aynı sarı renkli, iri taneli tespih. Suğra adımını hızlandırdı. Yerden irice bir taş alarak adamın arkasından ona yaklaştı. Elini uzatsa ensesine değecekti. Suğra’nın sırtı ter içindeydi. Sakin bir sesle çağırdı: “Hüseyin Efendi?”

Adam döndüğünde göz göze gelmeleriyle Suğra’nın taşı kaldırıp onun yüzünün ortasına çarpması bir oldu. Adam sendeledi. İkinci darbeyi alnının ortasına indirdi. Hüseyin, sırtıyla kâgir duvara çarptı. Burnundan, dişlerinden sıçrayan kan oluk oluk akıyordu. “Dur kadın! Ne yapıyorsun?” derken kan ağzından püskürüyordu. Hüseyin’in dizleri bükülürken Suğra son darbeyi onun tepesinin tam ortasına indirdi: “Bu da Kübra tarafından!” dedi, taşı yere fırlattı ve gözyaşlarını rüzgâra vererek koşmaya başladı. O sıcak yaz günü ortasında, o uzun sokakta kimseler yoktu. Ama Suğra, arkasında bütün Tebriz’in erkekleri onu kovalıyorlarmışçasına korku içinde koşuyordu. Şekilli’den Daş Derbend’e doğru koşarken soluğu durmak üzereydi. Eve kadar gidemezdi. Sağ taraftaki Menafi Sokağı’na saptı.

Menafi Çıkmaz Sokağı’nın sonunda, nefes nefese kalıp da yere çöktüğünde ve yorgun başını sokağın yer yer alçısı dökülmüş duvarına yasladığında, duvarın arkasından bir şarkı duyuldu. Ses, çok uzaklardan gelmiş, o anı bekliyormuş gibiydi. Mahzun, okşayıcı ve garipti: “Kalbimi bezlederim minnet-ü zevkle, dilesen…”

Devamı »

Azalya üzerine söyleşi

Azalya romanı üzerine Varlık edebiyat dergisiyle yapılan söyleşi:

İnsanca bir düzende işkenceye, copa, hapishaneye ve zorbaların güçlerinin bastırıcı rolünün icraları sırasında sergilediklerinin hiçbirine rastlamazsınız.

Şiddeti icra eden iktidarların var olduğu toplumlarda insanca düzenin varlığından söz etmek aldatmacadır

  

Soru: Sizi edebiyatseverler daha çok ozan kimliğiniz ile tanıyorlar. Ancak Ölümü Gözlerinden Gördüm romanınız hayatlarında edebiyata vazgeçilmez bir yer verenler için hoş bir sürpriz oldu ve okurlarınızdan oldukça olumlu tepkiler aldınız. Azalya sizin ikinci romanınız. Biraz Azalya’yı anlatabilir misiniz?

Yanıt: Azalya’yı,1991 yılında Toronto’da yaşarken ilkin kısa bir öykü olarak tasarımlamıştım. Daha sonra Azalya kendisi bazı sorunları yapının içine çekti. Kısa zamanda o sorunları ele almazsam Azalya’nın beni rahat bırakmayacağını anlamıştım. O öyküyü Toronto’da editörlüğünü yaptığım dergi için yazmayı düşünmüştüm. Konuyu dergi yazı grubuna açıkladım ve tasarladığım o kısa öyküden vazgeçtim. Farsça ve roman formatında yazmaya başladım. Ancak yaklaşık 2-3 sene gibi bir süre sonra, Farsçadan da vazgeçip Türkçe yazmaya başladım. Sanırım 1994 olmalı. Roman bittiğinde yıl 2000’i aşmıştı. Tüm bu yıllar boyunca ve romanın yazım süreci ve süresi içinde Azalya, beni yaşamı, ölümü ve yeniden yaşamı sorgulamaya sürüklemişti. Hem bireysel hem de toplumsal anlamda. Bireysel doğum-ölümler içinde kadının ve aşkın doğumu-ölümü ve onun yeniden doğumu bir sorun olarak karşımdaydı. Ve ben bir anda (3-4 sene süren bir andan söz ediyorum) kendimi İran’daki toplumsal doğum ve ölüm tartışmasıyla da karşı karşıya bulmuştum. Azalya bana ortaçağ Fransa’sının yaklaşık yedi yüz sene sonra yirminci yüz yıl biterken İran’da yeniden doğduğunu gösteriyor ve yazımını dikte ediyordu. Ancak bu doğuşa tanıklık etmeyi sadece bir ülke bağlamında ve o ülke arenasında ele almak, evrensellikten uzak düşmekten öte bir çaba olamazdı. Bu nedenle Azalya benim elimden tutup evrensel bir platforma da yükseltti. Bahsettiklerimin öyküsünden öte bir metin değil Azalya.

Soru: Gerek Ölümü Gözlerinden Gördüm romanınızda, gerekse de Azalya’da şiirsel bir dil kullanılmış ve yer yer sembolik anlatımlar söz konusu. Bu durumu, şiirinizin romana yansıması olarak görebilir miyiz?

Yanıt: Aslında dilin nasıl davranacağını yazı eylemi içinde dilin kendisi karar verir. Siz dili olayların dışında tutmazsanız, başka bir deyişle dilin metnin ve yaşamın içinde kalmasını sağlarsanız, dil kendisi o durumun ve o yaşamın kendisinin bir parçası olur. Ben tabii burada felsefi anlamda dilin içinden ve dışından söz etmiyorum. Bu bakışla ve bu yaklaşımla, aşkın yaşandığı, duyguların yaşandığı ve bu duygular içinde yaşamın akışına kapıldığınızda dil ister istemez şiirsel olur. Ama diğer taraftan size katılıyorum, uzun yıllar şiiri yaşayan biri olarak da dilimin şiirsel oluşu kimi zaman kaçınılmaz olmakta.

Devamı »

Hayat’ın Fahişesi: Suğra

Yazan: Selda Polat

(Bu yazı Roman Kahramanları dergisinin 7. sayısı, Temmuz 2011’de yayımlanmıştır)

Hayat’ı “evlerin dış kapısından itibaren başlayan ve binanın girişine kadar olan dört duvarla çevrili, çiçek ve ağaç bahçeleriyle süslü, genellikle ortasında havuz bulunan bölüm” diye tanımlıyor Hüsrevşahi, hayat’tan hayata geçememiş kişilerle örülü  “Ölümü Gözlerinden Gördüm[1]”  romanının küçük sözlüğünde.

Devamı »